25 Temmuz 2010 Pazar

‘Arz yanlı’ bir anayasanın, ‘arz yanlı’ bir iktidar tarafından ‘arz yanlı’ bir paketle değiştirilmesi

Anayasa değişiklik paketinin en önemli maddelerinden biri de toplu iş sözleşmeleri ile ilgili olanı. Şaşırtıcı olan neo liberal görüntüsünden 8 yıllık iktidarı boyunca taviz vermeyen AKP’nin toplu iş sözleşmelerinde görünürde ilerleme kaydettirecek bir değişikliğe imza atması. Öyle ya söz konusu işçi hakları olduğunda AKP’den pek bir ilerleme gördüğümüzü pek söyleyemeyiz. Tekel işçilerinin başına gelenler bunun son örneğiydi.

Peki AKP bu değişiklikle neyi hesaplıyor? Gerçekten Hayek’çi, Reagen-Taetcher çizgisindeki 12 Eylül anayasasına sosyal bir darbe mi vuruyor? Yoksa bu ambalajın yaldızlı bölümlerinden biri mi?

15 gün önce Sabah gazetesinde yer alan bir habere göre değişiklik paketi AB’de bile olmayan haklar getiriyor. İşçiler için grev yasakları daralıyor. Bir kişiye aynı anda birden fazla iş kolunda sendika üyesi olma yolu açılıyor. (Halbuki Sabah'ın yeni sahipleri değil miydi geçtiğimiz yıl sendikalı çalışanının hayatını karartan? Sabah'ın patronları gerçek hayatta bu değişiklik paketini bu haberde yazdığı gibi benimseyecek mi?)

Ancak görünürde böyle yorumlanacak değişiklik paketi maddelerin derine indiğinizde farklı anlamlar içeriyor. Bugün Radikal İki’de Aziz Çelik’in yazısı güzel ve basit bir hukuksal mantığı hatırlatıyor. O ilk ‘Hukuka Giriş’ derslerinde öğrendiğimiz Anayasa- Yasa arasındaki hiyerarşiyi.

Değişiklik paketine göre Anayasa’nın 54’üncü maddesi yedinci fıkrası kaldırılıyor.

“Siyasî amaçlı grev ve lokavt, dayanışma grev ve lokavtı, genel grev ve lokavt, işyeri işgali, işi yavaşlatma, verim düşürme ve diğer direnişler yapılamaz.”

Madde kaldırılınca özgürlüklerin de genişlediği, işçilerin siyasi grevin mümkün olduğu düşüncesi elbette akıllara geliyor. Ancak hatırlatalım pakette “İşçi siyasi grev yapabilir” mealine gelebilecek bir fıkra yer almıyor. Hal böyle olunca Hukuka Giriş 101 dersine başvurulması ve bu konuda bir yasa düzenlemesi olup olmadığının incelenmesi gerekiyor. Aziz Çelik AKP’nin geçtiğimiz aylarda hazırladığı zaten kısıtlı olan hakları daha da daraltacak olan sendikal yasa değişiklikleri taslağını yerinde bir şekilde hatırlatıyor. Bu taslağın 31. maddesi şöyle:

“Kanuni grev ve lokavt için aranan koşullar gerçekleşmeden yapılan grev ve lokavt ile siyasi amaçlı grev ve lokavt, genel grev ve lokavt ve dayanışma grev ve lokavt kanun dışıdır. İşyeri işgali, işi yavaşlatma, verimi düşürme ve diğer direnişler hakkında kanun dışı grevin yaptırımı uygulanır.”

Daha iyi karşılaştırılması için Anayasa değişiklik paketinin kaldırdığı maddeyi bir kez daha tekrarlıyorum:

“Siyasî amaçlı grev ve lokavt, dayanışma grev ve lokavtı, genel grev ve lokavt, işyeri işgali, işi yavaşlatma, verim düşürme ve diğer direnişler yapılamaz.”

Bu iki fıkra arasında kaç fark bulabilirsiniz? Görünen o ki ikisi de emekçilerin perspektifinde hakları kısıtlayan yasakçı maddeler. Anayasa paketi, 1982 Anayasası’ndakini kaldırıyor ama yerine özgürlükçü bir madde koymuyor. Hukuk tekniği Anayasa’da boşluk varsa yasaya bakın diyor. Yasaya bakıyorsunuz, aynı zihniyet korunuyor.

Son kertede bakıldığında AKP’nin esasta “tutarlı” olduğunu söyleyebiliriz. 8 yıllık iktidarında “arz yanlı” bir görüntü çizmiş ve “arz yanlı” bir anayasayı değiştirirken de “arz yanlı” nüvesini korumuş. Tutarsızlık AKP’nin yine paketi sunma biçiminde. “Yasakçı maddeyi kaldırdım” diyip yasakçı yasaları bir bir çıkarmak en hafif ifade ile ayıptır. Ancak son yıllarda AKP’nin diğer konulardaki duruşuna bakınca da şaşırmamak gerek. Açılım başlatıp yine açılımı kökten delecek Terörle Mücadele Kanunu’nda değişikliğe gitmemek, taş atan çocuklarla ilgili değişiklik için referandum tartışmalarını beklemek gibi. Zaten azınlık hakları, kültürel ve etnik haklar değişiklik paketinde olmadığı için bu konulardaki iktidar partisinin zayıflığı aşikar. Sadece işçi hakları penceresinden bakıldığında bile 12 Eylül ruhunun vazgeçilmez nüvelerinden ‘grev statükosu’nun aynen korunduğu görülüyor.

Çalışma hakları perspektifinden fotoğrafa böyle bakınca, çılgınca Hayek, Friedman kitapları basan liberallerin “Evet” oyu vermesi anlaşılır. Sol düşüncedeki insanların oy tercihleri ile ilgili yorum yapmak haddim değil. Ancak bir tehlikeye de dikkat çekmek isterim. Sol düşüncedeki insanların da pakete “Evet” demesinde şöyle bir tehlike var: 8 sene içinde sendikal haklar çerçevesindeki mücadeleler çok az gündeme geldi. Bu Anayasa değişikliğinin sol cenah tarafından da onaylanması ile birlikte bir daha bu konu ortaya çıkmamak üzere raflara terk edilebilir!

22 Temmuz 2010 Perşembe

“Devletin rolü” tartışmaları bu çantaya tıkılmamalı!


Dünyada ekonomi gündeminin bir numaralı maddesi ve hatta kamplaşma konusu devletin bu kriz dönemlerinde teşvik harcamaları mı yapması (stimulus) yoksa kemer mi sıkması (austerity) yönünde. FT gibi saygın bir gazetede birkaç gündür bu konu hararetli bir şekilde tartışılıyor. Martin Wolf, Niall Ferguson, Paul Krugman ve Joseph Stiglitz gibi iktisatçıların bir numaralı tartışma konusu Austerity Stimulus’a karşı!

Tabii en sıcak gündemin bu olması sebebiyle iktisatçılar bu konuda tartışıyor. Ancak bu tartışmaların geçmişi de göz önünde bulundurursak bir tehlikesine değinebiliriz: Bu tartışmalar çerçevesinde devletin rolünün indirgenmesi. Özellikle Austerity savunucularının “devlet elini piyasadan çekmeli” şeklinde sav ortaya atmaları devlet rolünü indirgemede büyük rol oynuyor. Bu sav daha çok ABD’de cumhuriyetçi çay partilerinde yüksek sesle dile getirilse de iktisatçıların da devlet rolünü sadece Stimulus ile eş anlamlı tutmaları büyük hata. Tüketimi artıracak teşvik sağlamayan, kritik sektörleri özel sektöre devreden, bütçede kemer sıkan bir hükümetin ülkesindeki ekonomide “devlet varlığı yoktur” demek yanlış bir yargıya yol açar. Devlet ekonomideki etkinliğini sadece bu görünen yollarla hissettirmez.

Tam da Austerity vs. Stimulus tartışmaları alevlenirken Toplum ve Bilim’in son sayısında Ayşe Buğra ve Osman Savaşkan’ın “Yerel sanayi ve bugünün Türkiye’sinde iş dünyası” başlıklı makalesini okudum. Makalenin temel tezi AKP döneminde özellikle Anadolu’da yeni zenginlerin ortaya çıkışında devletin ciddi rol oynadığı yönünde. Coğrafi olarak Anadolu şirketleri bir sıçrama yapamasa da makale AKP döneminde birçok yeni zengin ortaya çıktığını vurguluyor, güçlenen iş adamları derneklerinin yapısından bahsediliyor. Daha önemlisi devletin iki araçla iş yapısına, aktörlere nüfuz etmesine dikkat çekiliyor. Birincisi Kamu İhalesi Yasası’nda yapılan değişiklikler, ikincisi de TOKİ’nin genişleyen rolü. Kamu İhale Yasası’nın AKP döneminde 17 kere değiştirildiğine dikkat çeken makale, TOKİ’nin bu yasa dahil birçok konuda muaf ve özerk seviyeye çıkarılmasının altını çiziyor.

Bu makalenin verdiği yakın dönem örnekler de gösteriyor ki devletin rolü “bütçe harcaması yap ya da kemeri sık” ile sınırlı değil. İşte bu noktada önemli olan Türkiye’deki saygın iktisatçıların başta da Austerity taraftarlarının tartışmayı “devletin rolü azaltılmalıdır” noktasında kilitlememeleridir. Geçmişte defalarca tartışma bu noktaya kilitlenmişti. Sonuçta devletin geri döndüğü bir çağda yaşıyoruz ve Bob Jessop’un belirttiği gibi “devletin dönüşü neo-liberalizmin krize refleksidir”. Devletin ekonomiye ve iş dünyasına etkilerinin tüm boyutları ile birlikte ele alınması gerekir.

Ayşe Buğra ve Osman Savaşkan’ın makalesi bu açıdan umut taşıyor. Bu makalenin kitaplaşacağını da müjdeleyelim. Umarım daha geniş perspektifte neo-liberalizmin devlet müdahalesi tartışmaya açılır. Tüm tartışma İngiliz Maliye Bakanı George Osborune ve meşhur çantasına sıkışmamış olur.

(Dipnot: Yine de Austerity vs Stimulus başlığı altında Financial Times’da ekonomistlerin tartışmasını okumak faydalı.)

13 Temmuz 2010 Salı

Spor endüstrisinin 1 numaralı patronu


Bir işletmeyi 8,7 milyon dolardan alıp 1,6 milyar dolar değere çıkaran bir patron kaç kere yılın iş adamı seçilirdi, kariyeri boyunca? New York Yankees’in sahibi George Steinbrenner 37 yıllık başkanlığı boyunca sadece 7 kez beyzbol sporunun zirvesi olan Dünya Serilerini kazanabildi. Ama sportif başarı değildi önemli olan. Kulübü ekonomik büyüklük olarak 200 kat büyütmesi de bir yere kadar başarıydı. Steinbrenner’ın asıl “başarısı” spor endüstrisinin mimarı olmasıydı.

Bugün Real Madrid başkanı Florentino Perez’in gerçekleştirdiği bütün para kazandırıcı hamleler, bir tersane işletmecisiyken 1973’te New York Yankees’i ABD TV kanalı CBS’ten alan Steinbrenner’in icat ettiği hamlelerdi (Rakamlara da baktığımızda Yankees’in üstünlüğünü görüyoruz. Forbes’a göre Yankees 1,6 milyar dolar ederken, Deloitte’in 2010 Football Money League raporunda ligin tepesinde yer alan Real Madrid’in değeri 400 milyon euro’yu geçiyor). Sporda yıldız ekonomisinin potansiyelini o keşfetmişti.70’li yıllarda Reggie Jackson’lı yıldız kadrosu ile Steinbrenner niyetini belli etmişti. Daha sonrası astronomik transfer ücretleri ve karşılığını alamaması ile eleştirilse de 90’ların ikinci yarısından itibaren Mariano Riviera’lı Derek Jeter’lı süperstar kadronun mimarı olarak belki de Real Madrid’ten önce “Galacticos” deneyimini beyzbol severlere yaşattı. Bu kadro birkaç şampiyonlukla yetinse de bir hanedanlık olarak anılmayı hak etti. Bu kadroya son olarak Alex Rodrigez’i ekleyerek eserinin son yıldız parçasını da ekledi. Steinbrenner’ın Galacticos’u 2009’da ona şampiyonluk hediye etti. Ve bu şampiyonluk bu hırslı ve başarılı patronun son keyfi oldu. Steinbrenner bugün hayata gözlerini yumdu.

Arkasında ise koca bir spor endüstrisi bıraktı. Elbette tek adama her şeyi mal etmemek gerekir. (Örneğin NBA Başkanı David Stern’ün de sporu globalleştirerek ciroları ve sektörü büyütmesini es geçmemek gerekir) Ancak Steinbrenner’ın bir takımı nasıl marka olarak görüp onu en iyi şekilde pazarladığını da analiz etmek gerekir. Yankees’i New York kültürü ile bütünleştirerek, kapitalizmin bir numaralı şehrinden nasıl kar edileceğini gösterdi. Ayrıca stadyum aktiviteleri ile artan gelirler, sponsorlar, merchandisingler ve TV gelirlerinin potansiyelini de öngörerek rahatlıkla kendi adıyla anılacak bir modelin ekonomik başarısını kanıtladı. Bu modelin temeli de yıldız sporculardı (Perez ve Real Madrid örneğini Turkishtime’da incelemiştim. Ancak bu modelin öncüsünün Steinbrenner ve Yankees olduğunu da belirtmek gerekir.). Marka değerinin en önemli girdileri Derek Jeter’lar, Alex Rodrigez’ler, Reggie Jackson’lar ve hatta Steinbrenner öncesi efsanelerden Mickey Mantle’lar oldu.

Peki bu model sportif anlamda başarılı mıydı? Tabii ki şüpheli. Ölçütünüz başarılı olmak ise, sansasyon bir tarafa iyi oyun ise Steinbrenner sizin rol modeliniz olamazdı. Başarı marka değerinin dolarlarla ifadesi ise rol modeliniz olmalıydı.

Endüstriyel sporun pençesinde spordan keyif almaya çalışan bir spor izleyicisi olarak Steinbrenner modelinin çoğalmasını istemem mümkün değil. Yine de pazarlama ve işletme uzmanlarının ve ekonomistlerin New York Yankees’de 37 yıllık Steinbrenner dönemini incelemelerinde büyük fayda var.

11 Temmuz 2010 Pazar

Pazar okumaları, izlemeleri 1

Dünya Kupası finali başta ekonomi yazarları olmak üzere birçok yazara kupayı yazdırmış. Ben de "Ben biliyordum İspanya'yı" ya da "ahtapot Paul" muhabbetlerinden uzak kalarak (bu arada fark ettiniz mi bu ahtapot hep kameraya göre sağdaki kutuya gidiyor, acaba ahtapot paul yerine kutuyu koyanı mı konuşmalıyız) futbol arzumu 21:30'a erteledim. Onun yerine şunları okudum, bunları izledim:

Greg Mankiw'den "üçlem". Uluslararası finans sisteminin ikilemi değil "üçlem"i olduğunu belirtmiş Mankiw ve "her ülkenin farklı reçetesi olabilir, dayatmayın" demiş ABD'li otorite ve uzmanalra
http://www.nytimes.com/2010/07/11/business/economy/11view.html?_r=1

Roubini ile kahvaltı. Biraz geç oldu bu linki paylaşmak ama bir New Yorker portresi olarak Roubini'yi bu yazıda bulabilirsiniz: "Ben çirkinim ama kızlar aklıma hayran" :)
http://www.ft.com/cms/s/2/2cb543cc-595b-11df-99ba-00144feab49a.html

Strauss Kahn'ın IMF röportajı... Yakında görevi bırakacak Strauss-Kahn IMF'in yapısı ve rolünün artması üzerine çok kritik yorumlar yapıyor. Sonunda muhabbet Dünya Kupası ve Fransa milli takımına gelmiş kaçamadık bu muhabbetlerden ama Strauss-Khan'ın Fransa milli takımından bahsedilince yüzünü ekşitmesi bile izlenmeye değer.
http://video.ft.com/v/106395986001/Strauss-Kahn-says-IMF-rebalancing-world-economy

ve daha derin okumalar için Toplum ve Bilim ilanı beni heyecanlandırdı. Kapak konusu "Eşraftan Burjuvaziye"... Onu da bir an önce almak lazım yeni haftaya girerken.

9 Temmuz 2010 Cuma

İspanya'nın Puyol'u, Türkiye'nin Barış'ı


Ahtapot Paul’un Roubini’yi kıskandıracak isabetli tahminlerinin yanı sıra İspanya’nın finale çıkmasının başka bir özel anlamı daha var. İlk 11’inde 6 Barcelonalı futbolcu bulunan ve bunların büyük kısmı Katalan kökenli olan İspanyol milli takımı Almanya maçına hazırlandığı sırada İspanyol Anayasa Mahkemesi tartışmalı bir karara imza atmıştı. Karara göre Katalan Anayasası’ndaki birçok haklar ve ulus tanımı törpüleniyor, tek ulusun İspanya olduğu vurgulanıyordu.

Bu gelişmelerden sonra Almanya maçı gelip çatmıştı. Tüm sezon boyunca Katalan bayrağı renginde kaptanlık bandını kolunda taşıyan Katalan Puyol’un altın kafasıyla, Anayasa Mahkemesi’nin deyimiyle “tek ulus” olan İspanya finale çıkıyordu. Eylül’de gerçekleşen Katalunya seçimleri, mahkemenin kararına karşı gerçekleşecek siyasal mücadele bir tarafta, İspanyol milli takımının Katalan oyuncuları sahadaki görevlerini en iyi şekilde yerine getirmekle meşguldü.

İspanya’da mahkemenin son kararı gibi geri adımlar yaşansa da Türkiye’den ileri bir noktada yer alan çoğulculuktan söz etmek mümkün. Sonuçta kafa golünün sahibi Puyol sezon boyunca Katalan marşını söylemeye devam edecek. Ancak geri yönde atılmış adımlara rağmen ilham verici yanları da var İspanya’nın, Türkiye için. Dünkü maçın ardından bir de Cogito’nun son sayısında (Yaz 2010) yer alan Tanıl Bora’nın “Yeşil Kırmızı, Şarkın Yıldızı. “Boş Kale, Qibrak!” başlıklı yazısını da okuyunca en azından futbol açısından İspanya’dan ilham almanın mümkün olduğunu düşündüm.

Mesela neden Diyarbakırlı Barış’ın kafa vuruşuyla Türkiye Dünya Kupası’nda finale çıkmasındı ki? Bu soruya geçerli cevabı veriyor Tanıl Bora’nın yazısı. Diyarbakırspor’ın özellikle 90’lı yıllar sonunda emniyet, valilik, federasyon gibi devlet kurumlarının at koşturdukları bir kurum niteliğine büründüğünü belirtiyor Tanıl Bora. Devlet güdümlü bir takım olmak ile halkın takımı olma kimliği arasında sallanan Diyarbakırspor özellikle devlet güdümlü olduğu yıllarda çevredeki oyuncu potansiyelini kullanamamış ve genç nüfustan faydalanan alt yapısı yetenekler yetiştiren bir kulüp haline gelememiş. Sonunda belki de açılım süreciyle birlikte oynadığı maçlar çok farklı noktalara savrularak devletin bir kenara ittiği bir kulüp olmuş.

Tanıl Bora’nın yazısı Diyarbakırspor ile ilgili olduğu için Bora’nın tespitlerine şunu da eklemek gerekir. Türkiye A milli futbol takımı tarihi boyunca ne kadar çoğulcu oldu? 90’lı yıllarla birlikte Fatih Terim-Mehmet Ağar çizgisinde milliyetçi, rakibine saygı duymayan bir tonda ilerleyen Emre Belözoğlu’nun altın çocuk olarak sunulup kaptanlık veriliği bir milli takımın, Kürt kimliğini öne çıkan bir futbolcuyu seçmesi ve ön plana çıkarması ne kadar beklenebilirdi? Aynı zamanda yine 90’larda ve 2000’lerde tarikatçı geleneğin hakim olduğu bir cemaatçi bir milli takımda çoğulcu bir seçim yapabilir miydi? Yıldıray Baştürk’ün kampta namaz kılmaması karşısında Hakan Şükür’ün yaptığı baskıya yeterli tepkiyi gösteremeyen bir millet olarak Mesut Özil’in Alman milli marşında dua okumasına karşısında sevinç gösteriyoruz. Peki Ermeni bir futbolcunun Türkiye milli takımına seçilip milli marşı okumamasına tepkimiz ne olurdu?

Yine de Terim döneminin sona ermesi bir başlangıç olabilir. Ya da ben öyle umuyorum. Sonuçta dünyaca ünlü teknik adam Hiddink getirilse bile Türkiye milli takımındaki katı milliyetçi kültürün yıkılması zaman alabilir (Bu bağlamda kadrosunda ağırlıklı olarak göçmenleri bulunduran Almanya’nın ve Katalan, Basklı futbolcular bulunan İspanya’nın başarılı olması umut verici bir gelişme). Diğer yandan Güneydoğulu yeteneklerin merkezi olabilecek bir kulübün eksikliği de aşikar. Athletic Bilbao modeli de benimsense Güneydoğu’nun altyapısı güçlü bir kulübü, Türkiye’deki futbol kültürünün çoğulcu bir evreye geçmesinde çok büyük faydaları olacaktır.

Siyasal ve sosyal gerekçeleri bir tarafa sadece futbol düşünüldüğünde bile, kalıcı başarıyı yakalamak için Türkiye futbolunda bu çoğulculuğu yakalamak gerekir. Çünkü dünya futbolunda başarıyı yakalayanlar gösteriyor ki çok kültürlü takımlar gelecekteki standartları belirleyecek.

6 Temmuz 2010 Salı

2023’te tarım dışı işsizlik yüzde 10’un altına düşsün!


Cumhuriyetin 100. yıl dönümü ekonomik politikalar anlamında bir fetiş yıl olmaya devam ediyor. İlk hedef ihracatçılardan gelmişti “100. yılda 500 milyar dolar” diye. Şimdilerde ise ilk çeyrek büyümenin yüzde 11,7 çıkmasının gazıyla birlikte Türkiye’nin 2023’te dünyanın en büyük on ekonomi arasına girmesi hedefi konuldu. Bunun için de yılda yüzde 8 büyüme gerekiyor diyor uzmanlar.

Tüm bu hedefler bana Prof. Dr. Seyfettin Gürsel ve ekibi tarafından hazırlanan 2004’te TÜSİAD’ın yayınladığı “Türkiye’de İş Gücü Piyasasının Kurumsal Yapısı ve İşsizlik” raporunu hatırlattı. Bu raporda AKP iktidarının ilk yılları da dahil olmak üzere 2001 krizi sonrası büyüme döneminin nasıl aynı oranda istihdam yaratamadığı çarpıcı şekilde yer alıyordu. Kısacası benimsenen büyüme modeli fiiliyatta istihdam sağlayan bir model olmamıştı. Rapor özellikle tarım dışı işsizliğin azaltılması için Türkiye’nin her yıl –evet her yıl- yüzde 6 ile 10 arası büyüme sağlanması gerektiğini, bunun da istihdam dostu bir büyüme stratejisi ile gerçekleştirilmesinin şart olduğunu belirterek bitiyordu. O günden bugüne bakarsak Türkiye bu oranlarda büyüyemediği gibi bazı seneler küçülerek işsizlik oranının artmasını seyretti.

Bugün için de konulan erken 2023 hedeflerinin istihdam düşünülmeden konulmuş balon bir hedef olduğunu düşünüyorum. Tabii ki her şeyden önce istihdam yaratmak için büyüme şart. Ancak son on yıldaki büyümenin ne kadar istihdam sağladığı sonuçlarına bakılarak bu sefer farklı bir rota gerektiği aşikar. Öncelikle önümüzdeki dönem geçtiğimiz 10 yıldan farklı bir karaktere sahip. Gazetelerde haklı olarak “Hans tüketmezse büyüyemeyiz” manşetleri atılıyor. Nitekim Paul Krugman gibi iktisatçılar da yazılarında resesyonun birkaç 10 yıl süren depresyon karakteri alma ihtimalinin yüksekliğine dikkat çekiyorlar. Dolayısıyla Türkiye’nin büyümesi AB’deki yavaşlama sonucu önümüzdeki yıllarda iç talep yaratmaya bağlı. Hal böyle olunca hükümetin de istihdam dostu Keynezyen politikaları benimsemek zorunda olacağını söyleyebiliriz, eğer her yıl yüzde 8 büyüme istiyorlarsa tabii.

Dün basına açıklama yapan bakan Mehmet Şimşek “eğer ihracatımız da artsaydı ilk çeyrekte yüzde 18 büyüme gerçekleştirebilirdik” diyor. Bu bence bir rakam seksileştirme taktiği. Yani, elimizde olmayan nedenlerle rekoru kaçırdık bahanesi. Bu yüzden Şimşek’in de özellikle kendisinin Merill Lynch ekonomisti olduğu dönemleri yani AKP’nin ilk dönemini iyi etüt etmesi gerekiyor. Önümüzdeki dönemde komik gözükmeden rakam seksileştirmesi yapmak istiyorsa o dönemlerdeki büyümenin nasıl istihdam getirmediğini anlaması şart. Çünkü Şimşek’in iç talebe, günlük dile tercüme edersek harcama yapabilecek iş sahibi ücretli çalışanlara ihtiyacı olacak. Yüzde 20’lerin kıyısından dönen (en son rakam itibariyle yüzde 16,7 olan) tarım dışı işsizliğe değil.

Tarım dışı işsizlik derken bir başka rakam seksileştirme numarasına dikkat çekerek yazımızı bitirelim. Ne zaman işsizlik rakamları açıklansa sadece işsizlik rakamları medyada başvuru noktası alınır. “Elbette ya ne alınacaktı” diyebilirsiniz. Ancak işsizliği yarattığı gerçek olumsuzlukları ölçen en yakın ölçüt tarım dışı işsizlik verileridir. Bu veri tarımsal istihdam dalgalanmalarından bağımsız şekilde, büyümenin ne ölçütlerde istihdam yaratan bir büyüme olduğunu gözler önüne sererken, işsizliğin de aslında sosyal boyutlarını hatırlatır bize. Ayrıca unutmayalım ki işsizliğin yaratacağı sosyal, siyasal çalkantılar daha çok kent işsizliği fenomeninden çıkar.

Bu yüzden hükümet 2023’te tarım dışı işsizliği yüzde 10’un altına düşüreceğim deseydi daha çok dikkate alır ve sevinirdim. Hatta bırakalım 100. yıl fetişizmini, 2015’te, 20’de 30’da, isterse cumhuriyetin 97. ya da 103. yılında, mümkün olan en kısa sürede tarım dışı işsizliğin yüzde 10’un altına düşürülmesi gerekir!

4 Temmuz 2010 Pazar

Elleri kirletmek için


İÜSBF’li olanlar Dinç Alada’yı tanır. Belki birçoğu da iyi anmaz. Lisansta Uluslararası İktisat dersini verirdi Dinç Hoca. Üçüncü sınıfa kadar beklediği malumatı bulamayan çoğumuz için bir beklentiydi bu ders. Öyle ya ismi bile günceldi “Uluslararası İktisat”. Bize beklediğimiz “mesleki” bilgileri verecekti. Üçüncü sınıfa kadar bulamadığımız için hayal kırıklığına uğradığımız bilgileri.

Ama Dinç Hoca çoğumuzu “hayal kırıklığına” uğrattı. Beklediğimiz malumatı vermedi. Bir tek bir derste “Ödemeler bilançosunu”, onu da anladığım kadarıyla zorunluluktan anlatmıştı. “Bu da böyle işte” diyerek bitirmişti ödemeler bilançosu dersini. Ama zihnindeki, paylaşmasını ve tartışmaya açmasını çok sevdiği fikirleri arasında bence daha önemli şeyler vardı bizim için.

Her şeyden önce post-11 Eylül’ün öğrencileriydik. Uluslararası iktisat, sarsılmakta olan bir globalleşme düşüncesinin eleştirel bir yaklaşımı gerektiriyordu. Dinç Hoca da, iktisadı felsefesiz düşünmeyen bir yaklaşımı tercih ediyordu. İlk derste tahtaya “belirsizlik” yazdı. İskoç aydınlanması düşünürlerinden girdi Popper’dan çıktı. E ne olduğunu şaşırmıştık doğrusu.

Sonraki derslerde düşüncelerde ufuk açan bir kitap listesi. Zorunlu değildi elbette, zorla bir şey yaptırmak yoktu Dinç Hoca’nın metodunda. Zorunlu tek kitap da Stiglitz’in “Küreselleşme Büyük Hayalkırıklığı” idi. E o da zorunlu olsundu bir zahmet. Stiglitz’i neredeyse ilk defa orada duymamış mıydık?

Sonuçta çoğumuz için düşük alınan notların asık yüz ifadesi ile hatırlansa da bilinen iktisadın ötesinde bir iktisadi felsefe, bir politik iktisadın varlığını göstermişti Dinç Hoca. Onun rahle-i tedrisatından geçenler de üniversitenin meslek okulu yerine bir düşünce üretme ve paylaşım-tartışma merkezi olduğunu görmüşlerdi.

Şimdi de bu alandaki yayın eksikliğini gidermek üzere harekete geçti. İlk sayısı geçtiğimiz aylarda yayınlanan İktisat Felsefesi dergisi malumatın ötesinde iktisat düşüncesi kıtasını keşfetmek isteyenler düşünülere çıkarılmış. Dinç Hoca’ya Yayın Kurulu’nda Metin Sarfati, Hüseyin Özel, Feridun Yılmaz. M. Nuri Durmaz ve Zeynep Özaltın eşlik ediyor. Danışma Kurulu’nda ise Kaya Ardıç ve İşaya Üşür gibi önemli iktisatçılar var. Gönül daha sık aralıklarla çıkmasını istemekle birlikte şimdilik 6 aylık bir yayın olarak çıkıyor İktisat Felsefesi.

İlk sayısında ise Karl Popper’dan adını pek az kişinin duyduğu Rus iktisatçı Anakin’e kadar iktisat düşüncenizi zenginleştireceki birçok düşünür düşünceleri ile birlikte tartışılıyor. Ayrıca uluslararası ekonomi hukukunda değişen paradigmayı daha yakından anlamak isteyenler için de İlhami Alkan Olsson’un mutlaka okunması gereken bir makalesi mevcut.

Elleri kirletmeden maruz kaldığınız TV’deki popüler ekonomi tartışmalarından kendinizi sıyırmak istiyorsanız, elleri şimdiden kirletmenizde ve “İktisat Felsefesi” dergisine de bir göz atmanızda yarar var..

2 Temmuz 2010 Cuma

Bütün “Yüzey Teknisyenleri”, Birleşin!

Bu sabah eski komşumuzla karşılaştım. Hastanedeki gece temizlik vardiyasından eve dönüyordu. Bir, iki lafladım, söz işine geldi. “En azından bu krizde çalışıyorsun” dedim ama kısa sürede verdiğim neo-liberal refleksten tiksindim. Neyse ki bu sözüme, refleksimi yok eden bir cevap verdi.

400 lira kazandığını yüzünden yorgunluk akarak söyledi. “Sadece gündüz mesaisinde çalışsam, hafta sonu tatil olsa yine de bu rakama talim ederim” dedi. İşini iyi yapan biri olduğunu bildiğim eski komşum “esnek çalışma” sisteminin bir kurbanıydı. “En azından işin var” avutması ile psikolojik baskı altına alınan kurbanlardan...

Esnek çalışma, krizle birlikte büyük kitlelerin –bu sefer beyaz yakalıların da- önüne sunulan bir acı reçete. Çift haneli işsizlik rakamları da çalışanların üstünde sallanan bir kılıç. Ancak bu sefer bu acı reçetenin yanında aldatıcı bir tatlılığa sahip şuruplar verilmeye çalışıyor. Yeni “seksi title’lar”!

Herkes artık bir şeylerin “Chief Officer”ı oluyor. Sadece beyaz yakalılar da değil... Avrupa’da temizlikçiler artık yavaş yavaş “yüzey teknisyeni” olarak adlandırılıyor. Tabii bu biraz da yapılan işin ağırlaşmasına çekilmiş bir perde işlevi görüyor.

Avrupa’da alınan kemer sıkma önlemleri yaptığımız işin daha ağırlaşmasına, kazancının ise buna paralel ağırlaşmayacağına işaret. Bu yüzden tüm title’lardan kurtularak neo-neo liberal saldırılar karşısında “tüm yüzey teknisyenlerin” birleşmesi gelecekte belirleyici olacak.

(Bu arada title enflasyonu hakkında güzel bir yazı çıkmış The Economist’te, “Abonelere özel” kategorisine girmeden okunmalı)

1 Temmuz 2010 Perşembe

Hüsnü Özyeğin 16 yaşındaki gence rol model olabilir mi?


Geçtiğimiz ay Endeavor kurucusu Linda Rottenberg ile bir Emirgan sabahı söyleşi gerçekleştirdim. Girişimcilitken, kadınlara, Türkiye’deki eğitim sisteminden Rottenberg’in yaşına (bu konu benim gaf bir sorum ile açıldı :)) kadar keyifli, kapsamlı bir sohbet oldu. Tamamını Turkishtime’ın Temmuz sayısında okuyabilirsiniz. Ben burada Rottenberg’in altını çizdiği çok önemli bir noktaya değineceğim.

Tabii Endeavor’dan da bahsetmek gerekir. Endeavor dünyanın dört bir yanında faaliyet gösteren, girişimcileri ve ülkenin yüksek profilli iş adamlarını buluşturan, kâr amacı gütmeyen bir kuruluş. Girişimcilere maddi destek yerine network desteği sağlamayı amaç edinmiş. Thomas Friedman gibi isimler tarafından göklere çıkarılan bu sistemden Türkiye’de Airties gibi şirketler çıkmış.

Kendisi de enerjisi bitmek bilmeyen bir girişimci olarak ( Yale, Harvard maceralarından sonra Endeavor’u kurmak için aradığı birkaç yüz bin doları Arjantin’de bulmuş) Linda Rottenberg girişimcilik ve ekonomik büyüme üzerine çok kritik bir noktaya değindi. Rottenberg’e göre hükümet otoriteleri lider iş adamlarını rol model göstermeliydi. Türkiye için de hükümetin rol model göstereceği onlarca iş adamı vardı ona göre...

Tabii Rottenberg bunları söylerken hükümetle iş adamlarının Türkiye’deki gergin ilişkiler tarihini düşünmemişti. O an için ona Ayşe Buğra’nın “Devlet ve İşadamları” kitabını hediye etmek istedim doğrusu. Ne de olsa işadamlarının hükümetlerle ilişkileri tarihi her daim gergindi Türkiye’de. Nitekim Linda Rottenberg Türkiye’den ayrıldıktan kısa bir süre sonra Mustafa Koç’un seçimden önce yapılacak referandumun zararlı olacağını belirtmesi üzerine Başbakan Erdoğan “Bunlar siyaset cahili” demişti.

Tabii Koç’un referandum çıkışının haklılığı/haksızlığı başka bir konu. Ancak iş adamları siyaset alanına, hükümetler de serbest piyasa oyun sahasına girmeye çalıştığında gerginlik hep tavan yapmıştır. Türkiye’de iki alan da halen çitlerle çevrilmiş ve çitlerin üzerinde “Girilemez” yazıyor. Hal böyle olunca da hükümetin iş dünyası liderlerini rol model olarak sunması yakın gelecekte mümkün gözükmüyor. Geçmişte olmadığı gibi...

Rottenberg ABD’den örnek vererek orada herkesin sıradaki NBA yıldızı olmak istemediğini, sıradaki Sergey Brin, Mark Zuckerberg olmak istediğini belirtiyor. Görünen o ki ABD’de girişimciliğe sunulan maddi, yasal avantajlar bir tarafa, sunulan toplumsal statü avantajı her şeyin anahtarı gibi duruyor.

Kendimden örnek vererek yazımı bitireyim. Bir girişimci olma hissiyatı daha 30’lu yaşların arifesinde belirmeye başladı. 16’lı yaşlarda rock müzisyeni olmak isteyen biri olarak Koç’lar, Sabancı’lar, Gates’ler (kendisini Windows 95 ve mavi ekranları yüzünde o yıllarda pek de iyi anmazdım) benim için pek de bir şey ifade etmiyordu. Üniversite sonrası da en büyük kaygı iş bulmaktı, iş yaratmak değil. Bu yüzden “Hüsnü Özyeğin olmak isteme” yaşını 16’ya çekebilmek belki de en doğru istihdam stratejilerden biri olacak.

28 Nisan 2010 Çarşamba

Dr. Kıyamet’ten cennet senaryosu


Her ne kadar Nouriel Roubini kriz sonrası kendisinden şok açıklama bekleyenleri hayal kırıklığına uğratmışsa da uluslararası iktisat disiplinin en önemli akademisyenlerinden olmaya devam ediyor. Belki hep krizi bilmesiyle anılması onun peşini hayatı boyunca bırakmayacak. Roubini'nin son zamanlarda üslubunu yumuşatması da bence o ve bizler açısından olumluya işaret. Her ne kadar "damardan hayranları" ondan beklediği kehanetleri -özellikle Bursa ziyaretinde de- bulamadıysa da, bu durum onun önemini ancak medya seviyesinde azaltıyor, akademik seviyede değil. Kendisi ile Bursa ziyareti öncesi Turkishtime dergisinin Mayıs sayısı için konuştum. Aşağıda röportajın biraz daha uzun versiyonunu bulacaksınız. Umarım Roubini, Paul Krugman gibi medyatiklik ve akademisyenlik dengesini iyi tutturabilen bir iktisatçı olur (ki artık o yolda olduğu gözüküyor). Çünkü röportajda gördüm ki daha az medyatik, daha çok akademisyen tavrı ile Roubini global ekonomiyle ilgili daha net bir görüntü sunabiliyor.


Gelişmiş ülkelerdeki teşvik paketlerinin yakın gelecekte gelişmekte olan ülkelerde patlamaya hazır balonlara yol açacağını belirtmiştiniz. İMKB 60 bin puan ile rekorlar kırıyor. Gelişmekte olan ülkelerde oluşacak olası balonlar Türkiye’yi nasıl etkiler?

Endişem maliye politikasından ziyade gelişmekte olan ülkelerdeki para politikalarının gelişen piyasalara aşırı sermaye akımına yol açmasıydı. ABD, Avrupa ve Japonya’daki sıfır faiz oranları dolar ve diğer para birimleri üzerinden gerçekleşen ‘carry trade’ ile gelişen piyasalara para akmasını sağladı. Şimdilik bir balon bölgesinde değiliz. Ancak gelişmiş ülkelerin faiz politikaları farkından beslenen carry trade’in, gelişmiş ülkelerin para birimlerini güçlendirmesiyle birlikte bu bölgeye yaklaşabiliriz.

Türkiye’nin bu carry trade döngüsünde kırılgan olabileceğini düşünüyor musunuz?

Spesifik olarak Türkiye’den endişelenmiyorum. Çünkü Türkiye’nin mali yapısı bu tip balon patlamaları için yeterince güçlü. Asıl tehlike ekonomisi çoktan fazla ısınmış olan Asya ülkelerinde. Türkiye’de geçen sene küresel finansal kriz sebebiyle ekonomi ciddi oranda küçüldü. Şimdi ekonomik büyümenin işaretleri görülüyor ve bu ekonomik güçlenme dünyanın geri kalanında olduğu gibi hisse senedi piyasalarını güçlendiriyor, kredi spread’lerini daraltıyor ve bazı para birimlerini güçlendiriyor. Türkiye’deki değişimi, borsanın zirve yapmasını, ekonomide yaşanan temel gelişmelere bağlıyorum. Dolayısıyla varlık balonunun şişmesi konusunda Türkiye için endişelenmiyorum. Çin ve diğer gelişen piyasalardan daha çok endişeleniyorum.

Türkiye’de gelişmiş ekonomilere ürün satan büyük bir ihracat sektörü var, otomotiv örneğinde olduğu gibi... Siz ise bu ülkelerde anemik büyüme öngörüyorsunuz. Bu durum Türkiye’deki üreticileri etkilemez mi?

Türkiye büyük ve açık bir ekonomi. Başta Euro Bölgesi olmak üzere birçok gelişmiş ülkeye ihracat yapıyor. Eğer Euro Bölgesindeki iyileşme zayıf olacaksa Türkiye’nin ihracat fırsatlarının yaratacağı marj da azalacaktır. Geçtiğimiz yıl ihracattaki talep çökmesinin ardından, ‘hurda indirimi’ gibi teşvik programlarıyla belirli bir iyileşme sağlandı. ABD, Almanya, Fransa ve hatta Çin bu programı kullanarak yapay olarak taleplerini artırdı. Bu programlardan bazılarının süresi doldu, ancak talepte geçici de olsa bir rahatlama sağlandı. Öte yandan, Almanya gibi ülkelerde ekonomik iyileşme başladı. Türkiye’nin ihraç ettiği mallarda talebi canlandırıcı önlemler aldılar. Fakat şimdiye kadar Almanya’da yabancı mallara olan talep göreceli olarak ortalama düzeyde kaldı. Pozitif bir eğilim var fakat halen Türkiye ihracatının artması için Euro Bölgesi ve diğer gelişmiş ülkelerde daha hızlı iyileşmenin yaşanması gerekiyor.

Yunanistan’ı kurtarmanın Avrupa Birliği’ne getireceği olası sonuçlar konusunda ne düşünüyorsunuz?

Kısa vadede Yunanistan’a yapılan finansal destek Yunanistan’ın çöküşü ve parasal birlikten çıkışı riskini azaltıyor. Ve zamanla Yunanistan’ın daha dikkatli mali ayarlamalar yapmasına ve diğer reformları hayata geçirmesini zorlayacaktır. Ayrıca Yunanistan’ın yüksek oranlarla borçlanmasının da önüne geçerek yavaş yavaş kamu borcunu ödemesini sağlayacak. Bu krizin Portekiz, İspanya ve İtalya gibi ülkelere sıçrama riski azaltılmalı. Son program ciddi miktarlarda ve piyasa oranlarından düşük bir faiz oranıyla resmi bir yardım sağlayarak Yunanistan’ın kemer sıkmasına yardımcı olabilir. Ancak sürdürülebilir ekonomik büyüme için reformlar gerçekleştirilmeli. Yunanistan’ın reformları hayata geçirerek borcunu ödeyebilen bir ülke mi, yoksa likiditeden yoksun bir ülke mi olacağını şimdilik bilmiyoruz. Ya da Yunanistan’ın yapacaklarının rekabet ve sürdürülebilir büyümeyi sağlamada yeterli olup olmayacağını… Bence, “Şimdilik bir yıl daha bu problemi öteleyelim” şeklinde özetlenecek resmi yaklaşım en azından kısa vadede krizi engellemede ve negatif etkilerinin diğer ülkelere sıçramasından kaçınmayı sağlayacak gibi görünüyor.

Yunanistan’ın başarısızlığından sonra, uzun vadede Türkiye ile AB ilişkileri sizce nasıl olur?

Bir süredir Türkiye AB’ye üyelik için hızlandırıcı adımları atmaya çalışıyor. Öte yandan AB buna direniyor. Bence AB’nin yaklaşımı yanlış. Her zaman Türkiye’nin AB üyeliğini desteklerim ve bunun hem Türkiye hem de AB için iyi olacağını düşünürüm. Ama finansal krizle birlikte AB’nin Türkiye üyeliğine karşı direncinin daha da artacağını düşünüyorum ne yazık ki. Sadece Yunanistan vakası bunda etkili değil. Sonuçta Yunanistan hazır olmadan Euro’ya dahil olan bir ülkeydi. Ama Euro Bölgesinin yaşadığı genel problemler AB’yi sadece Euro Bölgesindeki ülkeler için değil, genişleme konusunda ve dolayısıyla Türkiye konusunda daha dikkatli olmaya itiyor. Bunu şansızlık olarak görüyorum. Türkiye’nin AB’ye üyeliğinden yanayım. Ama gerçekçi bakış açısıyla sürecin maalesef çok yavaşladığını söyleyebilirim.

Gelecekteki ekonomik dalgalanmalar Türkiye gibi ülkelerdeki reel sektörü nasıl etkiler? Türkiye’nin zayıf noktaları olarak neleri görüyorsunuz?

Orta ve uzun vadede Türkiye gibi açık bir ekonominin geleceğini olumlu görüyorum, çünkü küresel ekonomi büyüdüğünde açık olan ülkeler de bunun faydasını görür. Tabii ki küresel finansal şoklar olduğunda Türkiye gibi ülkeler olumsuz etkilenir. Krize cevap olarak görüşüm, küreselleşme ve açıklığı tersine çevirmemek gerektiği yönünde. Bunu yaparak krize karşı birçok önlem alabilirsiniz. Sağlam bir makroekonomik yapı, maliye ve para politikası oluşturmak gerekir. Düşük enflasyon ve düşük bütçe sağlamanız gerekir ki yatırımcılar şoklarla birlikte ürkmesin. Ve dalgalı kur rejimi uygulamanız gerekir. Ülkenin rekabetçiliği için reformları gerçekleştirmeye devam etmeniz gerekir. Rekabetçi oldukça şokları absorbe etme şansınız da artar ve büyümeniz ve ihracatınız az etkilenir. Türkiye’ye baktığımda birçok reformun gerçekleştiğini görüyorum. Orta ve uzun vadede Türkiye için –Wall Street kavramıyla boğalar gibi düşünüyorum, yani iyimserim. Türkiye son krize rağmen sağlam bir ekonomiye sahip. Düşük bütçe açığı vermeye devam etmeli. Rekabetçiliğini artırmak ve üretkenliğini sürdürmek için eğitime ve altyapıya yatırım yapmalı. Türkiye’nin göreceli büyük cari açığı, en zayıf noktası… Fakat yükselen rekabet gücü ile reformların devam etmesi halinde, küresel ekonomi tekrar büyümeye başladığında Türkiye’yi finansal kriz öncesi büyüme rakamlarını bile geride bırakan oranlarda büyürken görebileceğiz.

Türkiye’nin IMF’siz bir yaşama ayak uydurabileceğini düşünüyor musunuz?

Türkiye birçok reform gerçekleştirdi ve gerçekleştirmeye de devam etmeli. Bu reformlar bir IMF programı olsun ya da olmasın gerçekleşmeli. Birçok insan IMF programının reformlara ekstra bağlılık getireceğini ve ülkenin ekonomi politikalarına kredibilite sağlayacağını belirtti. Diğer tarafta yeni IMF programına politik bir direniş vardı. Ülke IMF’siz devam edeceğini göstermek istiyordu. İki argümanın da kendine göre haklılık payı var. Eğer ülke krizi politikalarıyla atlatmışsa ekonomik iyileşme de IMF programı olmadan gerçekleşebilir. Fakat ben IMF programının ekstra kredibilite ve büyüme getireceğini düşünüyordum. Öte yandan politik direncin sebeplerini de anlıyorum.

Yeni, sağlıklı ve karşılıklı işbirliğine dayanan bir finansal sistem sizce nasıl kurulur?

Finansal kriz, yeni finansal sistemin güçlü sermayeye ve yeterli likiditeye sahip olması ve doğru şekilde regüle edilmesi gerektiğini ortaya çıkardı. Birçok gelişmekte olan ülkenin -Türkiye de dahil olmak üzere- kendi krizlerinden ders çıkardığını gördük. Türkiye 2001’de bankacılık krizi yaşadı. 2001’den beri bankacılık sistemi yeniden yapılandı, denetlenerek regüle edildi. Sermayeleri sağlamlaştırıldı ve likit kalmaları sağlandı. Bu sayede küresel finansal kriz karşısında güçlü ve dirençli kaldı ve ülke yeni bir bankacılık krizine maruz kalmadı. Diğer yükselen piyasalarda da bu oldu. Bence bu iyi haber ve bu küresel şokun ülke ekonomisine daha fazla zarar vermesini engelledi. Türkiye ve diğer yükselen piyasalar küresel finans sisteminin denetiminde kendi yaşadıkları tecrübeler doğrultusunda rol oynayabilir ve bu bence olumlu sonuç doğurur.


“Merkez iyi iş çıkarıyor”


2009 enflasyonu yüzde 10’un üzerindeydi. Merkez Bankası 2010 enflasyon beklentisini yüzde 8,24 olarak öngördü. Gösterge faizler ise uzun zamandır yüzde 6,50’de. Böylesi bir ortamda Merkez Bankası faiz politikası sizce nasıl seyretmeli?

Merkez Bankası’nın önündeki zorluk ekonomik iyileşme yavaş gerçekleşirken, enflasyonun hedeflenenden biraz daha yüksek çıkması. Ekonomi yavaş büyüyor, geçen seneki keskin düşüşün yol açtığı işsizlik ise yüksek seviyede. Ben şimdiki faiz ve para politika duruşunun doğru olduğunu düşünüyorum. Belki yılın ikinci yarısında ekonomik büyümenin artmasıyla birlikte enflasyon baskısı da arttığında merkez bankalarının önünde aşamalı olarak faiz artırma seçeneği bulunacak. Bu yüzden Merkez Bankası’nın mevcut duruşu akla yatkın gözüküyor.


“Türkiye’de bankacılığın aşırı denetime ihtiyacı yok”


Türkiye’deki bankacılık sisteminde de otoriteler ve denetleme kurulu, Obama yönetiminin gündeme getirdiği önlemleri tartışıyorlar. Bu önlemlerin Türkiye’de de uygulanması sağlıklı bir sonuç doğurur mu?

Tam olarak hangi önlemlerin tartışıldığını bilmiyorum. İngiltere’de, ABD’de ya da krizin vurduğu ve bankacılık krizi yaşayan diğer ülkelerde, bankacılık sistemlerinin daha iyi denetlenme kurallarına ve kurumlarına, daha iyi sermaye yapılarına ve likiditeye sahip olması şart. Bu noktada Türkiye’nin daha iyi düzenlemelere ve denetime sahip olduğunu söyleyebilirim. Hasarı batıdaki gibi yaşamadı. Bankacılık ve finans kuruluşlarını düzenlerken, daha sağlam bir sisteme sahip olmak için ne fazla serbest bırakmalı ne de aşırıya kaçmalısınız. Türkiye’deki bankacılık sisteminde daha fazla ya da daha azının yapılması gerektiğini söyleme konusunda karar verecek bir uzman değilim. Ama Türkiye bankalarının bugüne kadar ciddi problem yaşamamasının en önemli nedenlerinden biri, şimdiye kadar kaliteli bir denetim sistemi ve regülasyon sisteminin oluşturulmuş olmasıdır.

12 Ocak 2010 Salı

Paul Collier ile mini söyleşi: "Bütçeye dikkat"


Ekim 2009

Barış Balcı: Krizin şu aşamasında sizce hangi ülkeler daha çok risk taşıyor?
Paul Collier: En çok riski taşıyan ülkeler, krizden en büyük darbeyi yiyen ülkeler değil, en az hazırlıklı olan ülkeler bana göre. OECD ülkeleri arasında en çok risk taşıyan ülkeler ekonomi zirve noktasındayken bile dikkatsizce bütçe açığı verenler oldu. Buna örnek olarak İngiltere’yi verebiliriz. Fakir ülkeler için ise kalıcı bile olsa emtia balonundan faydalanan ve nükseden kamu harcamalarının geri dönülemez noktaya getiren ülkelerin riski altı olduğunu söyleyebiliriz. Eğer tekrar yükselen kamu harcamalarının, ki bunların bazıları düşük öneme sahip, hızla artmasına izin verilirse, bunları azaltmak politik olarak da zorlaşır. Buradaki tehlike yatırımların azalmasıdır.

BB: Batı ekonomilerin kırılganlığını nasıl değerlendiriyorsunuz?
PC: Bir bakımdan dünyanın daha az kırılgan hale geldiğini söyleyebiliriz. Ekonomik depresyona uzanan küresel finansal şok koordineli kamu aksiyonlarıyla hızlıca önlendi. Geçmişte yalnızca umduğumuz şeyi artık biliyoruz: Artık başka bir bunalım gerçekleşmeyecek çünkü hükümetler zamanında müdahale edebilecek.

BB: İngiltere’nin yanlış bütçe politikalarından bahsettiniz. Sizce bugünlerde doğru bütçe politikaları uygulamak için neler yapılması gerekir?
PC: Kamu hizmetlerine yapılan harcamalar somut olarak, karşılanabilir seviyelere çekilmelidir, ancak sadece harcamaların azaltılması siyasi açıdan sorun yaratabilir. 10 yıl önce İngiliz hükümeti kamu hizmetlerinin temelindeki problemin yetersiz fonlama olduğunu teşhis ederek harcamaları hızlı şekilde artırdı. Bunun sonucu, kamu hizmetlerinin daha kötü yerine getirilmesi oldu. Şimdi kamu sektörünün yeniden organize olması için muazzam bir olanak var. Kamu sektörünün daha etkin performans sağlayarak harcamaları azaltmanın yollarını bulması politik olarak da kabul edilebilir bir model olur. Bunu sağlamak, ideolojik olmayan bir yaklaşımla hizmetlerin en iyi şekilde yerine getirilmesine bağlıdır. İngiltere’ye yakın ülkelerden bu konuda öğrenmemiz gereken çok şey var

BB: En çok ses getiren kitabınız “Bottom Billion”. Krizde baktığınızda en fakir milyarların durumunda bir değişiklik gözlemliyor musunuz?
PC: Birçok fakir ülke hala krizin etkisinde. Para transferleri ve özel yatırımlar düşüşte. Özel sektör ağır yara aldı. Emtia gelirleri ve yardımlar da düşüş trendinde. Bu darbeleri karşılamak için fakir ülkelerin kamu maliyesinde de ek kaynak yok. Aslında bir bakıma emtia balonun patlaması sağlıklı olu. Hükümetler gelirlerinin dalgalı olabileceğini ve bu gelirlerin tüketim yerine yatırım için kullanılması gerektiğini anlamış oldu.

BB: Fakir ve zenginin arasındaki makası kapamak için hangi politikalar uygulanabilir?
PC: Kalkınma bankalarının bunun için icat edildi. Özel finansman kaynakları kurudu. Dolayısıyla uluslararası kamu finansman kaynakları hayati derecede önemli hale geldi. Dünya Bankası’nın ana borç veren kurumu olan Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası’nın kaynaklarını fakir ülkelere yatırım için iyi tasarlanmış şekilde kullandırmasını görmek isterim. Fakir ülkelerde sermaye kısıtlı. Eğer ödünç verilen para iyi kullanılırsa geri dönüşümü faizinden daha fazla olabilir. Fakir milyarları yöneten hükümetler önündeki en büyük meydan okuma, bu kaynakları yeni bir borç krizine yol açmak yerine geri dönüşümü olan yatırımlara yönlendirmek olacak.

Paul Collier kimdir?
Oxford Üniversitesi Afrika Ekonomileri Çalışmaları Direktörü Collier, aynı zamanda çok ses getiren, ve George Soros tarafından “en etkileyici kitap” olarak nitelendirilen “The Bottom Billion” kitabının yazarı.

11 Ocak 2010 Pazartesi

Niall Ferguson ile mini-söyleşi: "Doların ölümü tartışmaları abartı"

Ekim 2009


Barış Balcı: Krizin ilk zamanlarında “Yeni bankalar yükselmeli” adlı bir makale yazmıştınız. Türkiye gibi gelişmekte olan bir ülkeden global banka çıkma ihtimalini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Niall Ferguson: Türkiye gibi gelişmekte olan bir ülkeden global banka çıkması mümkün. Ancak para birimi önemli bir rol teşkil ediyor. Göreceli olarak istikrarlı bir para birimi olmayan ülkelerin bankalarının global banka olarak yükselmesine pek imkan yok. Ayrıca bu para biriminin uluslararası para akışlarında kullanılmayan bir döviz kuru olması da o ülkenin bankasının küreselleşmesine pek de imkan vermez.


BB: Dünyada bütün ülkelerin merkez bankaları faizleri indirme yarışına girdi. Ancak bazı uzmanlar enflasyon tehlikesinin yakında olduğu görüşünde. Siz özellikle gelişmekte olan ülkeler için enflasyon tehlikesi görüyor musunuz?

NF: Enflasyon tehlikesi somut bir şekilde var. Ancak bu yıl (2009) kendisini göstermeyecek. Gelecek seneye (2010) ise damgasını vurabileceğini düşünüyorum. Özellikle eğer büyük krizde yok olan üretim kapasitesi tekrar canlanırsa enflasyonu yeniden tartışma noktasına gelebiliriz.


BB: Enflasyon demişken tüketimi artıracak tedbirleri nasıl görüyorsunuz? Ekonomileri canlandırmak için yeterli olacak mı?

NF: Tüketiciyi harcamaya yönelten her şey kısa vadede GSYİH’ya pozitif etki yaratacaktır. Ama buradaki soru bu teşviklerin etkisinin ekonomiyi kendi kendine düzeltecek, destekleyecek seviyeye çıkarabilmesinde. Orta vadede bunu yapamazsa, teşviklerin de etkileri giderek azalacaktır. Tüketiciler teşviklerin yarattığı avantajlardan faydalanmak için tüketimlerini gelecekte bir yere kadar taşıyabilirler ancak tüketimlerini zaman geçtikçe azaltacaklar. Dolayısıyla buna biraz geçici bir çözümmüş gibi bakmak gerekiyor.


BB: Krizden sonra yeni bir para standardına ihtiyacımız olduğunu düşünüyor musunuz?

NF: Bana göre doların birinci uluslararası rezerv para olma özelliğini kaybetmesini öngörenler yanılıyor. Doların ölümü tartışmaları biraz fazla abartılıyor. Tüm bu krizde yaşananlara rağmen eğer uluslararası rezerv sisteminde çok büyük değişiklikler olursa şaşırırım.


BB: Türkiye gibi ülkeler için krizin bu aşamasında ve ekonomik iyileşme sırasında hangi tehditleri görüyorsunuz?

NF: Türkiye gibi ülkeler için en önemli tehdit, ticaretin, ihracat ve ithalatın kriz öncesi rakamlarına dönememesi olur. Ayrıca ABD ve diğer büyük ekonomiler arasındaki rekabetçi devalüasyon çabası da Türkiye gibi ülkeler için büyük risk taşıyor.


BB: IMF ve Dünya Bankası’nda gelişmekte olan ülkelerin rolünün artmasını destekliyor musunuz?

NF: Evet, bu kurumlardaki temsil oranı ekonomilerin göreceli önemine göre belirlenmeli. Bana göre G20 bugünlerde bu meseleyi tartışıyor olmalı.


Niall Ferguson kimdir?

Harvard Üniversitesi öğretim üyesi İngiliz tarihçi Ferguson, dünyanın en önemli finans tarihçisi olarak gösteriliyor. Ferguson son olarak adını Krugman’la yaşadığı ve Obama’nın politikalarını tartışan polemik ile duyurmuştu.