30 Eylül 2009 Çarşamba

Lord Skidelsky İle Röportaj: Krizin Müsebbibi Mikro Ekonomi Emperyalizmi


'Blogun ilk röportajına da bir Lord yakışırdı' diyerek blogu parlatma çabalarına girmemek gerekir. Ama Lord Skidelsky için de yaşayan en büyük Keynesyen desek yeridir. Rus asıllı İngiliz soylusu Skidelsky (adını her yazdığınızda tashih yapmamak için dikkat gerektiren soyadının sebebi Rus asıllı olması) Keynes'in en kapsamlı biyografilerini yazmış bir şahsiyet. Eğer ekonomi politik bir din olsa ve bu dinin İsa'sı olarak Keynes kabul edilse (ki ben etmiyorum o ayrı), Lord Skidelsky için ekonomi politik'in Aziz Paul'u diyebiliriz. Neyse... Sonuçta Türkçe için komik telaffuza sahip bir soyadına rağmen Skidelsky, Deniz Gökçe gibi bir liberalin bile dikkat çektiği bir isim. Sağ olsun kendisi sorularımı yanıtlayacak zamanı buldu. Ortaya Financial Times baş editörü Lionel Barber'ınki gibi karidesli, kızarmış ciğerli ve bitki çaylı bir sohbet ve leziz bir yazı çıkmasa da küresel internet çağının nimetleriyle gerçekleştirilmiş tatminkar bir soru-cevap -'gavur'un kısaltmasıyla bir Q&A- çıkıverdi.

Ekonomik kriz öncesi hepimiz Keynes’i unutmuştuk. Şimdi çekirdekten neoliberaller bile Keynesyen açıklamalar yapıyor. Bu dramatik değişimi nasıl yorumluyorsunuz?

Krizin başlangıcında Nobelli iktisatçı, rasyonel beklentiler teorisinin baş temsilcilerinden Robert Lucas durumu “Hepimiz tilki deliğindeki Keynesyen’leriz” diye özetledi. Bence bu söz en çok da sizin çekirdekten neoliberal dediğiniz ekonomistlerin durumunu yansıtıyor. Krizde ekonomiyi su üstünde tutabilmek için hükümete ihtiyacımız var, ama ekonomi canlandığı zaman piyasa tekrar kendi araçlarına terk ediliyor. Bu yaklaşım bence bir noktayı kaçırıyor. Eğer ekonomi canlandığında da Keynes’i takip etseydik, krizler olmayacaktı. Krizde Keynes’e başvurmamız klasik okulun en çok övündüğü, teorinin sürekliliği ve Keynes’i eleştirirken kullandıkları “özel sektör devletten daha doğru kararları verecek noktadadır” iddialarını zayıflatıyor. Görünen o ki aniden ekonomide en güvenli sığınak hükümetler haline geldi.

Keynes de devlet daha az rol aldıkça krizlerin daha mümkün olacağını belirtmişti. Şimdiki krizin doğasını düşündüğünüzde devletler başka bir krizden kaçınmak için nasıl çözümler üretmeli?

Aktif bir maliye politikası ile hükümetler durgunlaşan talebi belli seviyelere çıkartabilir. Bu hamle güven aşılar ve ideal olarak hanehalkları ve işletmeleri harcama yapmak için cesaretlendirir. Öte yandan hükümet harcamaları pervasızca olmamalı. Harcamalar ilerleyen zamandaki büyüme potansiyelini taşıyan altyapı ve eğitim gibi uzun vadeli yatırımlara dönüşmeli. Krizden çıkış için hükümetlerin tam da yapması gereken budur. Canlandırma paketlerinin amacı da buydu. Amerikan hükümeti 787 milyar doları ekonomiye enjekte ettiğinde harcamaların ekonomiye girmesini etkin şekilde zorladı. Aksi durumda bu miktar banka hesaplarında etkisizce yatabilirdi.

Mevcut kriz sadece azalan gelirlerden kaynaklı talep azalmasıyla ilintili değil. Aynı zamanda derin bir belirsizliğin ortaya çıkışıyla da ilgili. Büyük finansal kuruluşların başarısızlığı kredileri kuruttu. Bankacılar kimlere güveneceklerinden emin olmadılar. Sonuç olarak İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde ilk kez bankalardan, “kapanacaklar” korkusuyla paralar çekildi. Eğer gelecekte benzeri çöküşlerden kaçınmak istiyorsak hükümetlerin sadece talebi artırmaya odaklanmaması gerekir. Ayrıca belirsizliği azaltacak yapıların empoze edilmesi gerekir. Satın alınmış borç enstrümanların yaratacağı sonuçlardan emin olmadan, 1’e 50 kaldıraç oranı sağlayan finansal kuruluşlara sahip olmamamız gerekir. Bu oranlar sadece hesabında para olan herkesi riske atmaz, son kertede sistemi riske atar. Ben sonuç olarak, 1999’da yürürlükten kaldırılan Glass-Steagall yasasının öngördüğü ticari ve yatırım bankaları ayrımına benzer bir modelin daha doğru olacağını düşünüyorum.

Fakat belirtmek gerekir ki krize tepki vermek tek başına yetmez. “Tilki deliğindeki Keynesyen’lerin” aksine hükümetlerin ekonomide aktif kalmaları gerektiğini düşünüyorum. Geçtiğimiz yıl piyasaların kendini düzeltmede yetersiz kaldığını gösterdi. Piyasalar riski “Etkin Piyasa Teorisi” dogmasının aksine fiyatlayamıyor. Ayrıca gelecekteki belirsizlik aktüeryal risklere benzemediği için sigortalanamaz. Kısacası bu kriz Keynes’in bildiklerini ortaya çıkardı. Mükemmel rasyoneliteye sahip olmadığımız için piyasalar ani değişikliklere sahne olur. Daha önemlisi kusursuz bilgi akışına sahip değiliz. Bu yüzden hükümet ekonomide iyileşme sağlasa bile ekonominin içinde yer almaya devam etmelidir. Sadece tilki deliğinde Keynesyen olmak o tilki delikleri için reçete çıkartmaya yol açar.

Eğer Keynes yaşasaydı Britanya’da ya da Türkiye gibi gelişmekte olan bir ülkede işsizlik sorununu nasıl çözerdi?

Keynes’in en tutkuyla cevaplayacağı soru bu olurdu herhalde. Britanya’da işsizlik geçtiğimiz yıl yüzde 5,4 oranındaydı. Bu yıl yüzde 9,2 olması bekleniyor. Türkiye’de bu rakamlar daha da büyük. Mart ayındaki azalmaya rağmen Türkiye’deki işsizlik hala yüzde 13’lerde geziniyor. Tam istihdama ulaşmak bir ütopya olsa da, hükümetler ve merkez bankaları işsizlik oranlarını, hem etkin maliye politikası ile direkt olarak hem de genişlemeci para politikasıyla endirekt olarak talebi artırarak düşürebilir. Fakat bu zaman alır. Yüksek işsizlik oranlarına bir süre daha takılı kalacağız. Bunun sebebi basitçe ekonomik durağanlıktan kaynaklanıyor. Şirketlerin zarardan genişlemeye geçmesinin zaman alması lojistik ve sözleşmelerden kaynaklı sebepler yüzünden oluyor. Öte yandan sorunun bir kısmı da yapısal. İşgücü piyasasının niteliği krizden önceki gibi değil. Bunun sebebinin küçük bir kısmı iş gücü arzıyla ilgili. Kriz yüzünden işini kaybedenler başka işlere girmek için kendini yeniden eğittiler. Ama sebebin asıl kısmı işgücü talebiyle ilgili. Eğer hükümetler gerekli dersleri alıp sistemi yenilerse, finans sektörü kriz sonrası asla eskisi gibi olmayacak ve kamu sektörü de genişleyecek. Bu durumda işgücü arzı ve talebi iş gücü piyasasında hemen eşleşemeyecek. Yapısal bir eşleşme sorunu olacak. Bu yüzden hükümetlerin işsizliği azaltmak için sadece talebi artıran önlemleri yeterli değil. İşgücü piyasasında arz ve talep eşleşmesini sağlayacak yapısal önlemlerin de alınması gerekir. Eğitim bu eşleşmeyi sağlayacak en basit araçtır. Bu aracın etkinliği için ise vizyon gerekir.

Kriz sonrası sol ya da sosyal demokrat hükümetlerin iş başına gelmesi gerektiğini düşünüyor musunuz? Ya da muhafazakarlar kendilerini yeni şartlara göre yenileyerek yine de işler hükümet olabilirler mi?

Britanya gibi dünyanın bazı ülkelerinde kriz öncesinde sosyal demokratlar varken ABD gibi ülkelerde de muhafazakarlar yönetimdeydi. Bu kriz siyasetin kötü yönetiminden değil ekonominin kötü yönetiminden ortaya çıktı. Tabii ki politikacıların regüle ya da deregüle ettikleri piyasalar hakkında düzenli bilgi almak için o kadar istekli olmamaları kötü politikaların ortaya çıkmasına yol açtı ve her şey iyi gidiyormuş gibi göründü. Birçok sosyal demokrat hükümet serbest piyasa düşüncesinin vaatlerinden etkilenirken, birçok sağ parti de müdahaleci politikalara kendini kaptırdı. Soru hangi politik ideolojinin iktidara gelmesi gerektiği değil hangi ekonomi ideolojisinin önümüzdeki yıllara egemen olacağıdır. Hangi politik ideoloji olursa olsun hükümetlerin piyasanın kabiliyet sınırlarını görmesi ve demokratik bir bakış açısının gerekliliğini görmelerini ümit etmeliyiz.

Son kitabınızda makroekonomi ve mikroekonomi arasına keskin bir çizgi çekiyorsunuz. Bu ayrım hem ekonomi eğitimi hem de yönetimi açısından çok önemli. Sizce bu iki disiplinin ayrılmasının ne gibi faydaları olur?

Krizin sebebi olan belirsizlikle başa çıkamamanın en büyük sebebi mikroekonomi emperyalizminin yükselmesidir. Chicago Okulu’nun mikroekonomide ulaştığı teknik mükemmellik, makroekonominin de dahil olduğu yakın disiplinlere de uyarlanmaya çalışıldı. Ancak makroekonomi böylesine ithal araçlara uygun değil. Bence mikroekonomistlerin, diğer çalışma alanlarını şekillendirmesi yüzünden makroekonomi ciddi bir sekteye uğradı. Oysa makroekonomi, mikroekonominin var olmadığı sistemik konularla uğraşır. Bu konular belirsizliklerle doludur. Makroekonomi sosyal ve etik bilimidir. Mikroekonominin saldırısı olmadan önce makroekonominin mekanik kusursuz araçlara sahip olduğu iddia edilemezdi. Bence kusurlu olmaktan daha kötü şey, yanlış bir kusursuzluk imajına sahip olmaktır. Son ekonomik kriz de bunun örneği oldu. Bu yüzden kitabımda ikisinin birbirinden bağımsız öğretilmesini savunuyorum.

Keynes’in önerdiği uluslararası rezerv sistemi zamanında kabul edilmemişti. Dolayısıyla ortaya Keynes’in pek de kabullenemeyeceği formda kurumsallaşan IMF ve Dünya Bankası çıktı. Sizce bu iki önemli kurum nasıl reforme edilmeli?

Mevcut krizin bize sundukları arasında ABD ve Çin arasındaki rekor boyuta varan cari dengesizlik var. Asya Krizi’nin gölgesinde, para birimini yapay biçimde düşük tutup, ihracat destekli bir büyümeye giden Çin politikası, Çin’in muazzam döviz rezervi elde etmesine yol açtı. Temmuz’da bu rakam 2 trilyon doları geçti ve bu alanda ikinci sırada olan Japonya’yı ikiye katladı. Çin dış borçlarının çoğu Amerikan Hazine Bonosu şeklinde. Bu durumun yarattığı sonuç Amerikan piyasasında “Sino dolar” seline tutulması oldu. Bu sel sonucu hükümet ve FED genişleyici politikalar izledi ve bu da daha fazla kamu ve özel borç yükü oluşmasını sağladı. Keynes’in Bretton Woods’ta önerdiği uluslararası döviz kuru rejimi bu yaşanılan Çin-ABD hikayesinden kaçınmamıza yol açacak nitelikteydi. Bugün böyle bir rejime ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Bunu yapmak için sadece IMF’nin açık veren ülkelere borç vermek üzere yeniden fonlanması gerekmez, aynı zamanda Keynes’in savunduğu uluslararası rezerv para fikrinin uygulamaya konulması gerekir. ABD doları rezerv para olarak rolünü koruduğu sürece Amerika “aşırı ayrıcalık” rahatlığına düşmeye devam edecek. Amerika kendi dünya parasını basmaya devam edecek ve tüm ülkelerin dolar rezervi tutma çıkarları olduğu sürece değerinin kaybolacağı endişesine kapılmayacak.

Keynes hakkkında dünyanın en kapsamlı biyografi kitaplarını yazdınız. Sizce günümüzde bir ekonomi bakanı Keynes’ten ne tip dersler çıkarabilir?

Yeni kitabımda da tartıştığım gibi, öleli 60 yıl olsa da Keynes’in düşünceleri güncel. Ekonominin pozitif bilimlerin bir parçası olmasından ziyade sosyal ve etik bir bilim öngören bakış açısının doğru olduğunu bu kriz gösterdi. İnsan davranışları tahmin edilen bir geleceğe dayanılarak matematik hesaplamalara indirgenemez. Bu yüzden ekonomi politikası da bu hesaplamalara indirgenmemeli. Ekonomi politikası oluştururken bakanların, politikacıların, azaltılamaz belirsizliğin varlığını da göz önünde bulundurmaları gerekir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder