2 Kasım 2009 Pazartesi

İyimser Anne


Bir IMF figürü olarak Anne Krueger'ı tanımayan ve belki de ona kızmayan yoktur. "270 TL asgari ücretle geçinmeniz gerekiyorsa, geçinirsiniz" gibi kendisi için anti popülist, sokaktaki vatandaş için sevimsiz açıklamaları olsa da kendisi Türkiye ekonomisi tarihinde kesinlikle önemli bir yere -hatta Ali Babacan'dan bile önemli bir yere- sahip olduğu söylenebilir.

Örneğin, kayda ancak Feyyaz Berker'in anılarında geçse de 60'lı yılların sonunda Özal'a serbest piyasayı anlatması 80'li yıllarda yaşanan değişimin temellerini attı. 80'li yıllarda yazdığı makalelerle Türkiye'nin 60'larda uyguladığı politikaları, entelektüeller düzeyinde, kolay unutulmasını sağladı. Krueger'in adeta yeni bir ekonomi hafızası oluşturduğu söylenebilir. En çarpıcı çalışmalarından "Contrasts Between Korea and Turkey"Türkiye'deki ekonomi entelektüelleri üzerinde büyük iz bıraktı.

Tüm bunlar düşünüldüğünde Anne Krueger'in Türkiye'ye yakın ilgisi sebebiyle Türkiye ile ilgili birçok soruyu cevaplayacağını düşünmüştüm. Krueger, özellikle mevcut hükümet ile ilgili olanları cevaplamaktan özenle kaçındı. Söz krizde dünya ticareti, korumacılık ve Doha'ya geldiğinde ise, hızlı ve akıcı bir konuşmaya sahip profesör Krueger'ın heyecanı daha da arttı. Onun için artık IMF görevinden sonra tüm dünyada serbest ticaretin en ateşli savunucusu diyebiliriz. İşte "Bayan IMF" ile Turkishtime dergisi için gerçekleştirdiğim röportaj:

Ekonominin geleceği IMF-Dünya Bankası toplantılarında tartışıldı. Bu toplantılarda Strauss-Kahn IMF’in değişeceği yönünde ipuçları verdi. Sizce IMF kendini nasıl reforme etmeli?

Reform hakkında konuştukları konulardan biri IMF’nin yönetim yapısı ile ilgiliydi. Daha hızlı büyüyen pazarlara sahip ülkelerin yönetimdeki paylarının artışı konuşuldu. Strauss-Kahn’ın cesaretlendirmek istediği öncelikli reform buydu. Kesin olan şu ki IMF artık daha büyük bir rol alıyor. Ancak bu reformlar IMF’yi değiştirme sezgisi yerine IMF’i geliştirme sezgisi ile gerçekleştiriliyor. Tabii ki G-20 toplantılarında da öngörüldüğü gibi fonun daha proaktif olması ve küresel dengesizlikler söz konusu olduğunda buna karşı daha çok taraflı bir şekilde karşı konulması gerekiyor. Bu reformların ne zaman tamamlanacağı başka bir konu ancak bu reformların gerçekleştirilmesinin pozitif etkileri olacağı kesin.

Çin’de yaptığınız bir konuşmada yaşadığımız son 60 yılı “Fenomen 60 yıl” olarak değerlendirdiniz. Tekrar büyüme temposu yakalamak için bu 60 yıldan nasıl dersler çıkarılabilir?

Bence alınacak ders, açık ticaret sisteminin önemi ve yarattığı değer olmalı. Daha düşük tarife oranlarıyla ticaret gerçekleştiren ülkelerin dünya ekonomisinde ve birbirlerinde yarattığı büyüme oranları dikkate değer. 50’ler, 60’lar ve 70’lerde yakalanan büyüme oranları 19’uncu yüzyıl sonlarında gerçekleşen hızlı büyüme oranlarının bile üstünde gerçekleşti. Büyümenin itici gücü, yeniden yapılanma sonrası hızlı büyüme yaşayan uluslararası ticaret oldu. Gelişmiş endüstriyel ülkelerin ihracatları 50’ler ve 60’larda yüzde 9’larla büyürken 1970’lerde ihracat büyümesi yüzde 20’lere vardı. Bu büyümeleri tetikleyen gümrük engellerinin aşağı çekilmesi oldu.

Bu 60 yılda Türkiye’nin bazı periyotlarda büyüme trendleri yakaladığı görülse de örneğin bir Güney Kore gibi istikrarlı büyüyemediğini görüyoruz. Sizce Türkiye’de neler yanlış yapıldı?

Tabii Güney Kore’nin performansı herkesten daha iyiydi. Bu yüzden kıyaslamanız, kendinizi bir şampiyonla kıyaslamak gibi. Bence sebep üç yerde aranabilir. Birincisi, Güney Kore 1963’ten bugüne makro istikrarı düşük enflasyonla birlikte gerçekleştirmeye çalıştı. 1963’ten beri Güney Kore’de enflasyon yüzde 10’dan yukarıya çıkmadı. İkincisi, gümrük bariyerleri ve tarifeleri... Güney Kore 1960’lardan beri tarifelerini aşağı çekti, dünya ekonomisine entegre oldu. İhracat yapan sektörler Güney Kore’nin büyümesinde önemli rol oynadı. Güney Kore’nin 1960’lardaki ihracatı GSYH’nın yüzde 3’ü iken 1980’lerde bu oran yüzde 38’e çıktı. Ekonomi dışa açılınca tüm ekonomi dönüştü. Üçüncü önemli faktör de koyulan hedefler oldu. Güney Kore’de politik karar vericiler gerçekten büyümeleri gerektiğini tartıştılar. En önemlisi, ekonomi politikası neyin ekonomik büyümeye ne kadar katkı sağlayacağı doğrultusunda kararlaştırıldı. Aynı dönemlerde Türkiye ise önüne başka hedefler koydu. Türkiye’de makroekonomik istikrarsızlık hakim oldu. Ve tabii ki Türkiye içe dönük bir ekonomiyle 1980’lere geldi. Sanırım iki ülke arasındaki ana farklılıklar bunlar.

Dünya ekonomisinde korumacılık hararetli bir tartışma konusu. Çin, ABD ve AB tarafından zaman zaman korumacılıkla suçlanıyor. Korumacılığı azaltmak için örneğin Çin neler yapabilir?

Bence sorun sadece Çin’de değil. Birçok ülke korumacı yaklaşım içinde bulunabiliyor ve korumacılığın zor zamanlarda ekonomilerine yardımcı olacağını düşünüyor. Ekonomik aktivitenin canlanmasıyla birlikte bu eğilimin tersine dönmesini umut edebiliriz. Birçok uzman ise şu anda korumacılığın yükseldiğini ve ileride daha kötü etkileri olabileceğini görüyor. Yapılacak ana şey Doha sürecinin tamamlanması ve bunun için Dünya Ticaret Örgütü’nün daha sık inisiyatif almasıdır. Çin’in ise talep yönünde problemleri var. Taleplerini yeniden dengelemek için bir şeyler yapmaları gerek. Ancak bunların korumacılık aktivitesi olduğunu düşünmüyorum. Daha çok kendi iç ekonomik sorunlarını ilgilendiren bir mesele olduğunu düşünüyorum.

Başta Joseph Stiglitz olmak üzere bazı uzmanlar finansal işlemlere Tobin vergisi getirmeyi önerdi. Siz bu yorum hakkında ne düşünüyorsunuz?

Öncelikle finansal işlemleri vergilendirme tecrübeleri iyi sonuçlanmadığını belirtmek gerekir. İkincisi sorunuzda belirttiğiniz türden bir Tobin vergisi uygulamanız durumunda, bunu tüm finansal işlemlere uygulamanız imkansızdır. Verginin uygulanmadığı vergi cenneti işlemleri olacaktır. Ayrıca finansal işlemlerin kayıt altından çıkmasına yol açmış olursunuz ki bu asla istemeyeceğiniz bir şeydir. Ben açıkçası bu fikre şüphe ile yaklaşıyorum.

ABD 700 milyar doların üzerinde canlandırma paketini hayata geçirdi. Bu türden devlet müdahalelerini nasıl yorumluyorsunuz?

Teşvik paketlerini sonlandıracak gibi gözükmüyorlar. Birçok insan bir ekonomiyi canlandırma paketi gündeme geldiğinde bunların yangına daha çok benzin katacak şekilde geciktiği konusunda endişeleniyor. Herkes bir canlandırma paketinin gerekliliği konusunda hemfikir. Ancak bu paketlerin büyüklüğü ve zamanlaması konusunda fikir ayrılıkları söz konusu. Mevcut paketlerin örneğin bir inşaat sektöründeki müteahhit firmaların yaratması gereken istihdamın sadece yüzde 4’ünü yarattığını gösteren bir araştırma okudum. Canlandırma paketlerinin bugüne kadar bir şeyler başardığını, ancak yeterli olmadığını söyleyebilirim

Kariyeriniz boyunca Türkiye’yi ve Türkiye ekonomisini yakından gözlemleme fırsatı yakaladınız. Türkiye’deki iş dünyasına ne tür tavsiyeler verirsiniz?

Türkiye iş dünyası krizde başarılı oldu. Ve bence ekonomik aktivitelerin canlanması ve ekonomik çevrenin istikrara kavuşması iş adamlarının önünü açacaktır. Sadece kendi sektörlerini düşünüp baskı oluşturmaya daha az konsantre olmalılar. Altyapı, makroekonomik istikrar gibi herkesi ilgilendiren konuların daha fazla üstüne gitmeliler.

Peki önümüzdeki dönemde Türkiye’yi nasıl fırsatlar bekliyor?

Gözlemlediğim kadarıyla Türkiye krizde iyi iş çıkardı. Türkiye’de yakın zamanda ekonomik aktivitenin canlanmasını bekleyebiliriz. Ayrıca dünyanın geri kalanında da canlanma görülebilir. Bu olduğunda Türkiye tekrar hızlı büyüme rakamlarına ulaşabilir. O zaman fırsatlar geçmişte olduğu gibi, gelecekte de olacaktır. Eğer Doha süreci tamamlanırsa, bu dünya ekonomisinin canlanmasına yol açacak, Türkiye için fırsatlar artacak. Umarım bu gerçekleşir.


21 Ekim 2009 Çarşamba

Ekonomistlere göre Stoke City küme düşecek

Ekonomistlerin spora ilgisi bana oldum olası ilginç gelir. Gün geçmiyor ki ekonomistler olimpiyatlarda hangi ülkenin kaç altın madalya alacağını, ya da GSYH’ya göre kimin Dünya Kupası’nı kazanacağını anlatan bir makale yayınlamasın. Hatta Türkiye’de de spor ekonomisi alanındaki makaleler çoğalıyor. Vakti zamanında Hakan Berument’in 3 büyük takımların sanayi üretimine etkisini anlatan çalışmasını haber yapmış ve bir Beşiktaşlı olarak ‘gururla’ en çok Beşiktaş’ın Avrupa maçlarındaki deplasman galibiyetlerinin sanayi üretimini pozitif etkilediğini yazmıştım. (Son yıllardaki sanayi üretimindeki düşüşün etkisi Beşiktaş’ın deplasman kuraklığı olabilir mi :))

Sözün kısası spor, ekonomistlere verimli ve onlar için eğlenceli bir oyun alanı sunuyor. Ancak ne kadar isabetli analizler yapılıyor tartışılır. İki ekonomist Jean-Baptiste Dherbecourt ve Bastien Drut hangi takımların küme düşeceğine ilişkin, bulundukları bölgenin GSYH’sından işsizlik oranına, teknik direktörün tecrübesinden kulübün milyarderler tarafından yönetilip yönetilmediğine kadar onlarca faktörü değerlendirip model geliştirmişler. Bu modeli 2008-2009 sezonuna uyguladıklarında ise topun “ne kadar yuvarlak” olduğu ortaya çıkmış. Çalışmaya göre İngiltere’den düşmesi en ihtimal dahilinde olan takım Tuncay’ın yeni takımı Stoke City çıkmış. Ancak Stoke geçen seneyi 12. sırada bitirdi. Çalışma West Bromwich’in düşeceğini Birmingham City’nin ise çıkacağını bilirken küme düşme ihtimali Chelsea ile aynı çıkan Newcastle ise küme düşmüştü.

Çalışma Premier League’te geçen seneye uygulandığında aşağıdaki tablo ortaya çıkmış. (Düşme ihtimali 1’e ne kadar yakınsa o kadar fazla olduğu anlamına geliyor.)

Düşme İhtimali - Sezonu Bitirdiği Sıra

Stoke 0,57 12

West Brom 0,49 20

Hull 0,36 17

Wigan 0,27 11

Bolton 0,24 13

Fulham 0,21 7

Portsmouth 0,19 14

Blackburn 0,18 15

Middlesbrough 0,16 19

Sunderland 0,10 16

West Ham 0,06 9

Aston Villa 0,05 6

Everton 0,03 5

Tottenham 0,03 8

Newcastle 0,01 18

Man. City 0,01 10

Chelsea 0,01 3

Liverpool 0,01 2

Arsenal 0,00 4

Man. United 0,00 1

Oluşan bu tablo aslında iddaacılar için bir anlam ifade ediyor. Aynı faktörler bu sezon için uygulansaydı da Stoke City’yi muhtemelen düşmesi en olası takımlar arasında çıkacaktı. Ancak her ne kadar ekonomistler modellemeler geliştirse de topun yuvarlak olduğu (hatta bu haftaki Liverpool Sunderland maçında olduğu gibi başka faktörlerin de yuvarlak olduğu :)) aşikar. "Yok ben ekonomistlere güveniyorum” diyorsanız bu sene Stoke City’nin küme düşmesine paranızı yatırın.

13 Ekim 2009 Salı

"Dünyanın favori Türk bankası" yerine "Dünyanın favori bankası" olmak

The Economist'te finans piyasalarının ve dünya ekonomisinin geleceğine ilişkin kapak konusu... Kapak ve içerik karamsar... Ancak kapak konusuna verilmiş reklamlar arasında iki tanesi gözden kaçmıyor: Garanti ve İş Bankası...

"Vay be bizim bankalar da koşar adım global banka olma yolunda ilerliyor" dedirtecek şıklıkta hazırlanmış, derginin en iddialı sayfalarında da yerini almış. Garanti'nin ilanında büyük puntolarla "Bankwise" yazarken altında da yurtdışına yönelik slogan tekrar edilmiş "Dünyanın favori Türk bankası".

Slogana diyecek bir şey yok. Başarılı ve dikkat çekici. Peki bankalarımız gerçekten global banka olma yolunda mı ilerliyor? Çok farklı ekolden iki görüş bu sorunun cevabını hayır olarak yanıtlıyor.

Finans tarihinin dünyadaki en yetkin isimlerinden Niall Ferguson ile Turkishtime Ekim sayısı için gerçekleştirdiğim söyleşide "Türk bankalarının global banka seviyesine çıkıp çıkamayacağını" sordum. Ferguson, Türk bankalarının karlılığının etkileyici olduğunu söylese de global banka olabilmenin dünyaca kabul edilmiş bir döviz kurunda işlem yapabilmekten geçtiğini belirtiyor. Bu açıdan Ferguson'a hak vermemek mümkün değil. Nitekim krizde gelişmiş ülkelerdeki bankaların büyük düşüşüne rağmen 2009 The Banker listesinde Türk bankalarının gerilediğini bunun sebebi olarak da liranın dolar karşısında değer kaybının gösterildiğini hatırlıyoruz. Bilançolarındaki assetleri çoğunlukla lira olan bankalarımız döviz kurlarına bağlı durumda olduğu sürece küresel banka hayali kurmak bile gerçekçi gelmiyor.

Öte yandan hangi bankamızın ABD'li bir firmanın sözgelimi Tayvan'da uzun vadeli kredi gerektiren bir doğrudan yatırıma, ya da bir satın alıma finans sağlayabileceğini söyleyebiliriz. Bu konuda gelişmeler olsa da Türk bankaları hala uzun vadeli krediler konusunda dünya bankalarının oldukça gerisinde. Satın alma ve birleşmeleri finanse etmede son senelerde yurtiçindeki operasyonlar dışında uzun vadeli, yapılandırılmış finansmanların Türk bankaları tarafından gerçekleştirildiğine pek rastlamadık.

Sorumuza ikinci cevabı da Marksist bir bakış açısından bulabiliriz. Bankacılık hakkında son aylarda çıkmış en önemli kitabın -Türkiye'de Finans Kaptialinin Dönüşümü ve Banka Reformu- yazarı Derya Güntekin Karakaş daha yapısal sorunlara dikkat çekiyor. Ekspres dergisinde 15 Eylül- 15 Ekim sayısında Selçuk Oktay'ın sorularını yanıtlayan Karataş bankaların sermaye birikim serüvenlerini güzel bir şekilde özetledikten sonra, bankaların holding bünyesinde serpilmesiyle birlikte büyük ölçüde bu holdinglerin çıkarı doğrultusunda strateji gerçekleştirdiklerini vurguluyor. Bankacılık reformunun da etkisiyle, sermaye sağlamak için devlet rantlarından global bankalarla ortaklığa doğru bir kaymaya işaret eden Karataş, güçlü bankaların holding bünyesinde hapsolduğunu ortaya koyuyor. Yabancı sermaye ortaklığı ile Türk bankaları global piyasaları daha yakından tanısa da global operasyonları finanse etme yerine iç piyasaya dışarıdan kredi bulan aracı bir kurum görevini görüyor. Yapı bu olunca da yabancı ortaklıkların global banka olma yolunda çok etkisinin olduğunu söylememiz güç oluyor.

Yine de bu kriz ortamında saygın dergilere reklam verebilmek belli bir gücün göstergesi. Ancak "Dünyanın favori Türk bankası" olmak yerine "Dünyanın favori bankası" olmak yolunda alınacak çok yol var. Başarılı bir örnek için İspanya'daki Santander incelenebilir. Santander'in başarı öyküsü de ayrı bir yazının konusu.

30 Eylül 2009 Çarşamba

Lord Skidelsky İle Röportaj: Krizin Müsebbibi Mikro Ekonomi Emperyalizmi


'Blogun ilk röportajına da bir Lord yakışırdı' diyerek blogu parlatma çabalarına girmemek gerekir. Ama Lord Skidelsky için de yaşayan en büyük Keynesyen desek yeridir. Rus asıllı İngiliz soylusu Skidelsky (adını her yazdığınızda tashih yapmamak için dikkat gerektiren soyadının sebebi Rus asıllı olması) Keynes'in en kapsamlı biyografilerini yazmış bir şahsiyet. Eğer ekonomi politik bir din olsa ve bu dinin İsa'sı olarak Keynes kabul edilse (ki ben etmiyorum o ayrı), Lord Skidelsky için ekonomi politik'in Aziz Paul'u diyebiliriz. Neyse... Sonuçta Türkçe için komik telaffuza sahip bir soyadına rağmen Skidelsky, Deniz Gökçe gibi bir liberalin bile dikkat çektiği bir isim. Sağ olsun kendisi sorularımı yanıtlayacak zamanı buldu. Ortaya Financial Times baş editörü Lionel Barber'ınki gibi karidesli, kızarmış ciğerli ve bitki çaylı bir sohbet ve leziz bir yazı çıkmasa da küresel internet çağının nimetleriyle gerçekleştirilmiş tatminkar bir soru-cevap -'gavur'un kısaltmasıyla bir Q&A- çıkıverdi.

Ekonomik kriz öncesi hepimiz Keynes’i unutmuştuk. Şimdi çekirdekten neoliberaller bile Keynesyen açıklamalar yapıyor. Bu dramatik değişimi nasıl yorumluyorsunuz?

Krizin başlangıcında Nobelli iktisatçı, rasyonel beklentiler teorisinin baş temsilcilerinden Robert Lucas durumu “Hepimiz tilki deliğindeki Keynesyen’leriz” diye özetledi. Bence bu söz en çok da sizin çekirdekten neoliberal dediğiniz ekonomistlerin durumunu yansıtıyor. Krizde ekonomiyi su üstünde tutabilmek için hükümete ihtiyacımız var, ama ekonomi canlandığı zaman piyasa tekrar kendi araçlarına terk ediliyor. Bu yaklaşım bence bir noktayı kaçırıyor. Eğer ekonomi canlandığında da Keynes’i takip etseydik, krizler olmayacaktı. Krizde Keynes’e başvurmamız klasik okulun en çok övündüğü, teorinin sürekliliği ve Keynes’i eleştirirken kullandıkları “özel sektör devletten daha doğru kararları verecek noktadadır” iddialarını zayıflatıyor. Görünen o ki aniden ekonomide en güvenli sığınak hükümetler haline geldi.

Keynes de devlet daha az rol aldıkça krizlerin daha mümkün olacağını belirtmişti. Şimdiki krizin doğasını düşündüğünüzde devletler başka bir krizden kaçınmak için nasıl çözümler üretmeli?

Aktif bir maliye politikası ile hükümetler durgunlaşan talebi belli seviyelere çıkartabilir. Bu hamle güven aşılar ve ideal olarak hanehalkları ve işletmeleri harcama yapmak için cesaretlendirir. Öte yandan hükümet harcamaları pervasızca olmamalı. Harcamalar ilerleyen zamandaki büyüme potansiyelini taşıyan altyapı ve eğitim gibi uzun vadeli yatırımlara dönüşmeli. Krizden çıkış için hükümetlerin tam da yapması gereken budur. Canlandırma paketlerinin amacı da buydu. Amerikan hükümeti 787 milyar doları ekonomiye enjekte ettiğinde harcamaların ekonomiye girmesini etkin şekilde zorladı. Aksi durumda bu miktar banka hesaplarında etkisizce yatabilirdi.

Mevcut kriz sadece azalan gelirlerden kaynaklı talep azalmasıyla ilintili değil. Aynı zamanda derin bir belirsizliğin ortaya çıkışıyla da ilgili. Büyük finansal kuruluşların başarısızlığı kredileri kuruttu. Bankacılar kimlere güveneceklerinden emin olmadılar. Sonuç olarak İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde ilk kez bankalardan, “kapanacaklar” korkusuyla paralar çekildi. Eğer gelecekte benzeri çöküşlerden kaçınmak istiyorsak hükümetlerin sadece talebi artırmaya odaklanmaması gerekir. Ayrıca belirsizliği azaltacak yapıların empoze edilmesi gerekir. Satın alınmış borç enstrümanların yaratacağı sonuçlardan emin olmadan, 1’e 50 kaldıraç oranı sağlayan finansal kuruluşlara sahip olmamamız gerekir. Bu oranlar sadece hesabında para olan herkesi riske atmaz, son kertede sistemi riske atar. Ben sonuç olarak, 1999’da yürürlükten kaldırılan Glass-Steagall yasasının öngördüğü ticari ve yatırım bankaları ayrımına benzer bir modelin daha doğru olacağını düşünüyorum.

Fakat belirtmek gerekir ki krize tepki vermek tek başına yetmez. “Tilki deliğindeki Keynesyen’lerin” aksine hükümetlerin ekonomide aktif kalmaları gerektiğini düşünüyorum. Geçtiğimiz yıl piyasaların kendini düzeltmede yetersiz kaldığını gösterdi. Piyasalar riski “Etkin Piyasa Teorisi” dogmasının aksine fiyatlayamıyor. Ayrıca gelecekteki belirsizlik aktüeryal risklere benzemediği için sigortalanamaz. Kısacası bu kriz Keynes’in bildiklerini ortaya çıkardı. Mükemmel rasyoneliteye sahip olmadığımız için piyasalar ani değişikliklere sahne olur. Daha önemlisi kusursuz bilgi akışına sahip değiliz. Bu yüzden hükümet ekonomide iyileşme sağlasa bile ekonominin içinde yer almaya devam etmelidir. Sadece tilki deliğinde Keynesyen olmak o tilki delikleri için reçete çıkartmaya yol açar.

Eğer Keynes yaşasaydı Britanya’da ya da Türkiye gibi gelişmekte olan bir ülkede işsizlik sorununu nasıl çözerdi?

Keynes’in en tutkuyla cevaplayacağı soru bu olurdu herhalde. Britanya’da işsizlik geçtiğimiz yıl yüzde 5,4 oranındaydı. Bu yıl yüzde 9,2 olması bekleniyor. Türkiye’de bu rakamlar daha da büyük. Mart ayındaki azalmaya rağmen Türkiye’deki işsizlik hala yüzde 13’lerde geziniyor. Tam istihdama ulaşmak bir ütopya olsa da, hükümetler ve merkez bankaları işsizlik oranlarını, hem etkin maliye politikası ile direkt olarak hem de genişlemeci para politikasıyla endirekt olarak talebi artırarak düşürebilir. Fakat bu zaman alır. Yüksek işsizlik oranlarına bir süre daha takılı kalacağız. Bunun sebebi basitçe ekonomik durağanlıktan kaynaklanıyor. Şirketlerin zarardan genişlemeye geçmesinin zaman alması lojistik ve sözleşmelerden kaynaklı sebepler yüzünden oluyor. Öte yandan sorunun bir kısmı da yapısal. İşgücü piyasasının niteliği krizden önceki gibi değil. Bunun sebebinin küçük bir kısmı iş gücü arzıyla ilgili. Kriz yüzünden işini kaybedenler başka işlere girmek için kendini yeniden eğittiler. Ama sebebin asıl kısmı işgücü talebiyle ilgili. Eğer hükümetler gerekli dersleri alıp sistemi yenilerse, finans sektörü kriz sonrası asla eskisi gibi olmayacak ve kamu sektörü de genişleyecek. Bu durumda işgücü arzı ve talebi iş gücü piyasasında hemen eşleşemeyecek. Yapısal bir eşleşme sorunu olacak. Bu yüzden hükümetlerin işsizliği azaltmak için sadece talebi artıran önlemleri yeterli değil. İşgücü piyasasında arz ve talep eşleşmesini sağlayacak yapısal önlemlerin de alınması gerekir. Eğitim bu eşleşmeyi sağlayacak en basit araçtır. Bu aracın etkinliği için ise vizyon gerekir.

Kriz sonrası sol ya da sosyal demokrat hükümetlerin iş başına gelmesi gerektiğini düşünüyor musunuz? Ya da muhafazakarlar kendilerini yeni şartlara göre yenileyerek yine de işler hükümet olabilirler mi?

Britanya gibi dünyanın bazı ülkelerinde kriz öncesinde sosyal demokratlar varken ABD gibi ülkelerde de muhafazakarlar yönetimdeydi. Bu kriz siyasetin kötü yönetiminden değil ekonominin kötü yönetiminden ortaya çıktı. Tabii ki politikacıların regüle ya da deregüle ettikleri piyasalar hakkında düzenli bilgi almak için o kadar istekli olmamaları kötü politikaların ortaya çıkmasına yol açtı ve her şey iyi gidiyormuş gibi göründü. Birçok sosyal demokrat hükümet serbest piyasa düşüncesinin vaatlerinden etkilenirken, birçok sağ parti de müdahaleci politikalara kendini kaptırdı. Soru hangi politik ideolojinin iktidara gelmesi gerektiği değil hangi ekonomi ideolojisinin önümüzdeki yıllara egemen olacağıdır. Hangi politik ideoloji olursa olsun hükümetlerin piyasanın kabiliyet sınırlarını görmesi ve demokratik bir bakış açısının gerekliliğini görmelerini ümit etmeliyiz.

Son kitabınızda makroekonomi ve mikroekonomi arasına keskin bir çizgi çekiyorsunuz. Bu ayrım hem ekonomi eğitimi hem de yönetimi açısından çok önemli. Sizce bu iki disiplinin ayrılmasının ne gibi faydaları olur?

Krizin sebebi olan belirsizlikle başa çıkamamanın en büyük sebebi mikroekonomi emperyalizminin yükselmesidir. Chicago Okulu’nun mikroekonomide ulaştığı teknik mükemmellik, makroekonominin de dahil olduğu yakın disiplinlere de uyarlanmaya çalışıldı. Ancak makroekonomi böylesine ithal araçlara uygun değil. Bence mikroekonomistlerin, diğer çalışma alanlarını şekillendirmesi yüzünden makroekonomi ciddi bir sekteye uğradı. Oysa makroekonomi, mikroekonominin var olmadığı sistemik konularla uğraşır. Bu konular belirsizliklerle doludur. Makroekonomi sosyal ve etik bilimidir. Mikroekonominin saldırısı olmadan önce makroekonominin mekanik kusursuz araçlara sahip olduğu iddia edilemezdi. Bence kusurlu olmaktan daha kötü şey, yanlış bir kusursuzluk imajına sahip olmaktır. Son ekonomik kriz de bunun örneği oldu. Bu yüzden kitabımda ikisinin birbirinden bağımsız öğretilmesini savunuyorum.

Keynes’in önerdiği uluslararası rezerv sistemi zamanında kabul edilmemişti. Dolayısıyla ortaya Keynes’in pek de kabullenemeyeceği formda kurumsallaşan IMF ve Dünya Bankası çıktı. Sizce bu iki önemli kurum nasıl reforme edilmeli?

Mevcut krizin bize sundukları arasında ABD ve Çin arasındaki rekor boyuta varan cari dengesizlik var. Asya Krizi’nin gölgesinde, para birimini yapay biçimde düşük tutup, ihracat destekli bir büyümeye giden Çin politikası, Çin’in muazzam döviz rezervi elde etmesine yol açtı. Temmuz’da bu rakam 2 trilyon doları geçti ve bu alanda ikinci sırada olan Japonya’yı ikiye katladı. Çin dış borçlarının çoğu Amerikan Hazine Bonosu şeklinde. Bu durumun yarattığı sonuç Amerikan piyasasında “Sino dolar” seline tutulması oldu. Bu sel sonucu hükümet ve FED genişleyici politikalar izledi ve bu da daha fazla kamu ve özel borç yükü oluşmasını sağladı. Keynes’in Bretton Woods’ta önerdiği uluslararası döviz kuru rejimi bu yaşanılan Çin-ABD hikayesinden kaçınmamıza yol açacak nitelikteydi. Bugün böyle bir rejime ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Bunu yapmak için sadece IMF’nin açık veren ülkelere borç vermek üzere yeniden fonlanması gerekmez, aynı zamanda Keynes’in savunduğu uluslararası rezerv para fikrinin uygulamaya konulması gerekir. ABD doları rezerv para olarak rolünü koruduğu sürece Amerika “aşırı ayrıcalık” rahatlığına düşmeye devam edecek. Amerika kendi dünya parasını basmaya devam edecek ve tüm ülkelerin dolar rezervi tutma çıkarları olduğu sürece değerinin kaybolacağı endişesine kapılmayacak.

Keynes hakkkında dünyanın en kapsamlı biyografi kitaplarını yazdınız. Sizce günümüzde bir ekonomi bakanı Keynes’ten ne tip dersler çıkarabilir?

Yeni kitabımda da tartıştığım gibi, öleli 60 yıl olsa da Keynes’in düşünceleri güncel. Ekonominin pozitif bilimlerin bir parçası olmasından ziyade sosyal ve etik bir bilim öngören bakış açısının doğru olduğunu bu kriz gösterdi. İnsan davranışları tahmin edilen bir geleceğe dayanılarak matematik hesaplamalara indirgenemez. Bu yüzden ekonomi politikası da bu hesaplamalara indirgenmemeli. Ekonomi politikası oluştururken bakanların, politikacıların, azaltılamaz belirsizliğin varlığını da göz önünde bulundurmaları gerekir.