28 Nisan 2010 Çarşamba

Dr. Kıyamet’ten cennet senaryosu


Her ne kadar Nouriel Roubini kriz sonrası kendisinden şok açıklama bekleyenleri hayal kırıklığına uğratmışsa da uluslararası iktisat disiplinin en önemli akademisyenlerinden olmaya devam ediyor. Belki hep krizi bilmesiyle anılması onun peşini hayatı boyunca bırakmayacak. Roubini'nin son zamanlarda üslubunu yumuşatması da bence o ve bizler açısından olumluya işaret. Her ne kadar "damardan hayranları" ondan beklediği kehanetleri -özellikle Bursa ziyaretinde de- bulamadıysa da, bu durum onun önemini ancak medya seviyesinde azaltıyor, akademik seviyede değil. Kendisi ile Bursa ziyareti öncesi Turkishtime dergisinin Mayıs sayısı için konuştum. Aşağıda röportajın biraz daha uzun versiyonunu bulacaksınız. Umarım Roubini, Paul Krugman gibi medyatiklik ve akademisyenlik dengesini iyi tutturabilen bir iktisatçı olur (ki artık o yolda olduğu gözüküyor). Çünkü röportajda gördüm ki daha az medyatik, daha çok akademisyen tavrı ile Roubini global ekonomiyle ilgili daha net bir görüntü sunabiliyor.


Gelişmiş ülkelerdeki teşvik paketlerinin yakın gelecekte gelişmekte olan ülkelerde patlamaya hazır balonlara yol açacağını belirtmiştiniz. İMKB 60 bin puan ile rekorlar kırıyor. Gelişmekte olan ülkelerde oluşacak olası balonlar Türkiye’yi nasıl etkiler?

Endişem maliye politikasından ziyade gelişmekte olan ülkelerdeki para politikalarının gelişen piyasalara aşırı sermaye akımına yol açmasıydı. ABD, Avrupa ve Japonya’daki sıfır faiz oranları dolar ve diğer para birimleri üzerinden gerçekleşen ‘carry trade’ ile gelişen piyasalara para akmasını sağladı. Şimdilik bir balon bölgesinde değiliz. Ancak gelişmiş ülkelerin faiz politikaları farkından beslenen carry trade’in, gelişmiş ülkelerin para birimlerini güçlendirmesiyle birlikte bu bölgeye yaklaşabiliriz.

Türkiye’nin bu carry trade döngüsünde kırılgan olabileceğini düşünüyor musunuz?

Spesifik olarak Türkiye’den endişelenmiyorum. Çünkü Türkiye’nin mali yapısı bu tip balon patlamaları için yeterince güçlü. Asıl tehlike ekonomisi çoktan fazla ısınmış olan Asya ülkelerinde. Türkiye’de geçen sene küresel finansal kriz sebebiyle ekonomi ciddi oranda küçüldü. Şimdi ekonomik büyümenin işaretleri görülüyor ve bu ekonomik güçlenme dünyanın geri kalanında olduğu gibi hisse senedi piyasalarını güçlendiriyor, kredi spread’lerini daraltıyor ve bazı para birimlerini güçlendiriyor. Türkiye’deki değişimi, borsanın zirve yapmasını, ekonomide yaşanan temel gelişmelere bağlıyorum. Dolayısıyla varlık balonunun şişmesi konusunda Türkiye için endişelenmiyorum. Çin ve diğer gelişen piyasalardan daha çok endişeleniyorum.

Türkiye’de gelişmiş ekonomilere ürün satan büyük bir ihracat sektörü var, otomotiv örneğinde olduğu gibi... Siz ise bu ülkelerde anemik büyüme öngörüyorsunuz. Bu durum Türkiye’deki üreticileri etkilemez mi?

Türkiye büyük ve açık bir ekonomi. Başta Euro Bölgesi olmak üzere birçok gelişmiş ülkeye ihracat yapıyor. Eğer Euro Bölgesindeki iyileşme zayıf olacaksa Türkiye’nin ihracat fırsatlarının yaratacağı marj da azalacaktır. Geçtiğimiz yıl ihracattaki talep çökmesinin ardından, ‘hurda indirimi’ gibi teşvik programlarıyla belirli bir iyileşme sağlandı. ABD, Almanya, Fransa ve hatta Çin bu programı kullanarak yapay olarak taleplerini artırdı. Bu programlardan bazılarının süresi doldu, ancak talepte geçici de olsa bir rahatlama sağlandı. Öte yandan, Almanya gibi ülkelerde ekonomik iyileşme başladı. Türkiye’nin ihraç ettiği mallarda talebi canlandırıcı önlemler aldılar. Fakat şimdiye kadar Almanya’da yabancı mallara olan talep göreceli olarak ortalama düzeyde kaldı. Pozitif bir eğilim var fakat halen Türkiye ihracatının artması için Euro Bölgesi ve diğer gelişmiş ülkelerde daha hızlı iyileşmenin yaşanması gerekiyor.

Yunanistan’ı kurtarmanın Avrupa Birliği’ne getireceği olası sonuçlar konusunda ne düşünüyorsunuz?

Kısa vadede Yunanistan’a yapılan finansal destek Yunanistan’ın çöküşü ve parasal birlikten çıkışı riskini azaltıyor. Ve zamanla Yunanistan’ın daha dikkatli mali ayarlamalar yapmasına ve diğer reformları hayata geçirmesini zorlayacaktır. Ayrıca Yunanistan’ın yüksek oranlarla borçlanmasının da önüne geçerek yavaş yavaş kamu borcunu ödemesini sağlayacak. Bu krizin Portekiz, İspanya ve İtalya gibi ülkelere sıçrama riski azaltılmalı. Son program ciddi miktarlarda ve piyasa oranlarından düşük bir faiz oranıyla resmi bir yardım sağlayarak Yunanistan’ın kemer sıkmasına yardımcı olabilir. Ancak sürdürülebilir ekonomik büyüme için reformlar gerçekleştirilmeli. Yunanistan’ın reformları hayata geçirerek borcunu ödeyebilen bir ülke mi, yoksa likiditeden yoksun bir ülke mi olacağını şimdilik bilmiyoruz. Ya da Yunanistan’ın yapacaklarının rekabet ve sürdürülebilir büyümeyi sağlamada yeterli olup olmayacağını… Bence, “Şimdilik bir yıl daha bu problemi öteleyelim” şeklinde özetlenecek resmi yaklaşım en azından kısa vadede krizi engellemede ve negatif etkilerinin diğer ülkelere sıçramasından kaçınmayı sağlayacak gibi görünüyor.

Yunanistan’ın başarısızlığından sonra, uzun vadede Türkiye ile AB ilişkileri sizce nasıl olur?

Bir süredir Türkiye AB’ye üyelik için hızlandırıcı adımları atmaya çalışıyor. Öte yandan AB buna direniyor. Bence AB’nin yaklaşımı yanlış. Her zaman Türkiye’nin AB üyeliğini desteklerim ve bunun hem Türkiye hem de AB için iyi olacağını düşünürüm. Ama finansal krizle birlikte AB’nin Türkiye üyeliğine karşı direncinin daha da artacağını düşünüyorum ne yazık ki. Sadece Yunanistan vakası bunda etkili değil. Sonuçta Yunanistan hazır olmadan Euro’ya dahil olan bir ülkeydi. Ama Euro Bölgesinin yaşadığı genel problemler AB’yi sadece Euro Bölgesindeki ülkeler için değil, genişleme konusunda ve dolayısıyla Türkiye konusunda daha dikkatli olmaya itiyor. Bunu şansızlık olarak görüyorum. Türkiye’nin AB’ye üyeliğinden yanayım. Ama gerçekçi bakış açısıyla sürecin maalesef çok yavaşladığını söyleyebilirim.

Gelecekteki ekonomik dalgalanmalar Türkiye gibi ülkelerdeki reel sektörü nasıl etkiler? Türkiye’nin zayıf noktaları olarak neleri görüyorsunuz?

Orta ve uzun vadede Türkiye gibi açık bir ekonominin geleceğini olumlu görüyorum, çünkü küresel ekonomi büyüdüğünde açık olan ülkeler de bunun faydasını görür. Tabii ki küresel finansal şoklar olduğunda Türkiye gibi ülkeler olumsuz etkilenir. Krize cevap olarak görüşüm, küreselleşme ve açıklığı tersine çevirmemek gerektiği yönünde. Bunu yaparak krize karşı birçok önlem alabilirsiniz. Sağlam bir makroekonomik yapı, maliye ve para politikası oluşturmak gerekir. Düşük enflasyon ve düşük bütçe sağlamanız gerekir ki yatırımcılar şoklarla birlikte ürkmesin. Ve dalgalı kur rejimi uygulamanız gerekir. Ülkenin rekabetçiliği için reformları gerçekleştirmeye devam etmeniz gerekir. Rekabetçi oldukça şokları absorbe etme şansınız da artar ve büyümeniz ve ihracatınız az etkilenir. Türkiye’ye baktığımda birçok reformun gerçekleştiğini görüyorum. Orta ve uzun vadede Türkiye için –Wall Street kavramıyla boğalar gibi düşünüyorum, yani iyimserim. Türkiye son krize rağmen sağlam bir ekonomiye sahip. Düşük bütçe açığı vermeye devam etmeli. Rekabetçiliğini artırmak ve üretkenliğini sürdürmek için eğitime ve altyapıya yatırım yapmalı. Türkiye’nin göreceli büyük cari açığı, en zayıf noktası… Fakat yükselen rekabet gücü ile reformların devam etmesi halinde, küresel ekonomi tekrar büyümeye başladığında Türkiye’yi finansal kriz öncesi büyüme rakamlarını bile geride bırakan oranlarda büyürken görebileceğiz.

Türkiye’nin IMF’siz bir yaşama ayak uydurabileceğini düşünüyor musunuz?

Türkiye birçok reform gerçekleştirdi ve gerçekleştirmeye de devam etmeli. Bu reformlar bir IMF programı olsun ya da olmasın gerçekleşmeli. Birçok insan IMF programının reformlara ekstra bağlılık getireceğini ve ülkenin ekonomi politikalarına kredibilite sağlayacağını belirtti. Diğer tarafta yeni IMF programına politik bir direniş vardı. Ülke IMF’siz devam edeceğini göstermek istiyordu. İki argümanın da kendine göre haklılık payı var. Eğer ülke krizi politikalarıyla atlatmışsa ekonomik iyileşme de IMF programı olmadan gerçekleşebilir. Fakat ben IMF programının ekstra kredibilite ve büyüme getireceğini düşünüyordum. Öte yandan politik direncin sebeplerini de anlıyorum.

Yeni, sağlıklı ve karşılıklı işbirliğine dayanan bir finansal sistem sizce nasıl kurulur?

Finansal kriz, yeni finansal sistemin güçlü sermayeye ve yeterli likiditeye sahip olması ve doğru şekilde regüle edilmesi gerektiğini ortaya çıkardı. Birçok gelişmekte olan ülkenin -Türkiye de dahil olmak üzere- kendi krizlerinden ders çıkardığını gördük. Türkiye 2001’de bankacılık krizi yaşadı. 2001’den beri bankacılık sistemi yeniden yapılandı, denetlenerek regüle edildi. Sermayeleri sağlamlaştırıldı ve likit kalmaları sağlandı. Bu sayede küresel finansal kriz karşısında güçlü ve dirençli kaldı ve ülke yeni bir bankacılık krizine maruz kalmadı. Diğer yükselen piyasalarda da bu oldu. Bence bu iyi haber ve bu küresel şokun ülke ekonomisine daha fazla zarar vermesini engelledi. Türkiye ve diğer yükselen piyasalar küresel finans sisteminin denetiminde kendi yaşadıkları tecrübeler doğrultusunda rol oynayabilir ve bu bence olumlu sonuç doğurur.


“Merkez iyi iş çıkarıyor”


2009 enflasyonu yüzde 10’un üzerindeydi. Merkez Bankası 2010 enflasyon beklentisini yüzde 8,24 olarak öngördü. Gösterge faizler ise uzun zamandır yüzde 6,50’de. Böylesi bir ortamda Merkez Bankası faiz politikası sizce nasıl seyretmeli?

Merkez Bankası’nın önündeki zorluk ekonomik iyileşme yavaş gerçekleşirken, enflasyonun hedeflenenden biraz daha yüksek çıkması. Ekonomi yavaş büyüyor, geçen seneki keskin düşüşün yol açtığı işsizlik ise yüksek seviyede. Ben şimdiki faiz ve para politika duruşunun doğru olduğunu düşünüyorum. Belki yılın ikinci yarısında ekonomik büyümenin artmasıyla birlikte enflasyon baskısı da arttığında merkez bankalarının önünde aşamalı olarak faiz artırma seçeneği bulunacak. Bu yüzden Merkez Bankası’nın mevcut duruşu akla yatkın gözüküyor.


“Türkiye’de bankacılığın aşırı denetime ihtiyacı yok”


Türkiye’deki bankacılık sisteminde de otoriteler ve denetleme kurulu, Obama yönetiminin gündeme getirdiği önlemleri tartışıyorlar. Bu önlemlerin Türkiye’de de uygulanması sağlıklı bir sonuç doğurur mu?

Tam olarak hangi önlemlerin tartışıldığını bilmiyorum. İngiltere’de, ABD’de ya da krizin vurduğu ve bankacılık krizi yaşayan diğer ülkelerde, bankacılık sistemlerinin daha iyi denetlenme kurallarına ve kurumlarına, daha iyi sermaye yapılarına ve likiditeye sahip olması şart. Bu noktada Türkiye’nin daha iyi düzenlemelere ve denetime sahip olduğunu söyleyebilirim. Hasarı batıdaki gibi yaşamadı. Bankacılık ve finans kuruluşlarını düzenlerken, daha sağlam bir sisteme sahip olmak için ne fazla serbest bırakmalı ne de aşırıya kaçmalısınız. Türkiye’deki bankacılık sisteminde daha fazla ya da daha azının yapılması gerektiğini söyleme konusunda karar verecek bir uzman değilim. Ama Türkiye bankalarının bugüne kadar ciddi problem yaşamamasının en önemli nedenlerinden biri, şimdiye kadar kaliteli bir denetim sistemi ve regülasyon sisteminin oluşturulmuş olmasıdır.